26 Ağustos 2015 Çarşamba

"İHALECİ"



“İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan, ama biz biliriz ki, bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir...
Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir.

Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir...”

İşte o memleketlerden birinde, başına vurulup lokması ağzından alınan, kaderine razı, devletine milletine saygılı, tenceresinde tarhana aşı ile bulgur aşı eksik olmayan ve de üzerlerine Sarıbaba’nın sarı toprağı serpilmiş dert üstü murat üstü insanlar yaşarmış. 

Bu mutlu, mesut insanların başlarında son yıllarda öyle bir dert varmış ki, Mevla’m düşmanlara bile böyle dert vermeye. 

Sessiz, mutlu, mesut ve garip insanlara musallat olan, Dede Korkut masallarındaki, Tepegöz gibi tarlayı tapanı süpüren, ekini ocağı kurutan, deveyi havudu ile götüren, tüyü bitmedik yetimin hakkını yiyen, ‘yangabuzlar’ varmış. Bazı ‘yangabuzlara’ bu memlekette ‘ihaleci’ dendiği de olurmuş.

Yangabuzlar her dönem iktidara ve şehirdeki devlet ricaline yakın dururlarmış, yakın dururlarmış ki parsayı daha iyi toplayabilsinler, kamu ihalelerini kapabilsinler. Bu işi yaparken de harammış helalmiş hiç düşünmezlermiş. 

Her hükümet değiştiğinde, fırıldak gibi anında bunlar da değişirmiş ama bu “ihalecilerin” değişmeyen ortak noktaları da varmış; Bunların en başında, iktidar partisine üye olmak ve hatta genel, yerel yönetime girmek, yani suyun başında bulunmak en temel şartmış. 

Yangabuz ihalecilerin diğer benzer özelliklerine gelince; 

İlk ihalenin hak edişini aldıklarında bellerinin arkasına, namlusu kuyruk sokumlarına doğru uzanan bir Kırıkkale tabanca edinmek olurmuş. Çünkü korkak ve ürkek olurlarmış, delikli demirden medet, cesaret umarlarmış. 

İkinci ihalede önce hanımının saçını sarıya boyatır. Aynı anda doğan görünümlü şahini kayınçosuna satarak, altına Amerikan malı müstamel bir jeep çekermiş.

Deveyi havudu ile götürmeye iyice alıştıklarında, Ankara'daki ikinci hanıma ev açarlarmış. Çünkü yedikleri yetim malı, devlet malı küplerden, küpecüklerden taşarmış. Nerelere harcayacaklarını bilemezlermiş. Birinci eş fazla sesini çıkarmasın diye üstüne ev altına araba yaparlarmış. Aslen Çankırılı olan, Ankaralı türkücü de bunu türkü yapar, yetmiş iki vilayetde çığırırmış:  

“ah tatarım tatarım
sen çalış ben yatarım
altına araba üstüne ev
sana koç gibi bakarım” .../…

İhaleci her devirde, hükümet edenlerin meşrebine göre; 

Bazen hafifmeşrep olup gizli saklı Fidanlıkta, Hıdırlık kaşında kendini önce tekel birasına vururmuş, zamanla ihaleleri kapıp palazlandıkça, içtiği arpa suyundan joni wolker viskiye doğru yükselirmiş (yüksel ki yerin bu yer değil ihaleci). Hakedişi hazırlayan bayındırlıkçı ‘güççük’ memur da sitem edermiş, “coni wolkırı hep müdürnen içiyon, ecükte bizi de gör” diye. Bunun adına da “al gülüm ver gülüm, hani benim mor sümbülüm” derlermiş.     

Çoğu zamanda kalender meşrep olur, hoca efendisinin dizinin dibinden ayrılmaz, taharetsiz, abdestsiz namaza dururmuş. Dinden, imandan, kitaptan dem vururmuş. Her halükârda dini imanı para olmuş. 

İhaleciler, memleketin seçilmişi ile atanmışı ile canciğer kuzu sarması olurlarmış ki daha iyi ‘icraat’ yapabilsinler. O şehrin gelecek yıllarına da ipotek koyabilsinler.

Atanmışlarla seçilmişler vatandaşı hor görür, ihaleciyi baş tacı eder, bir dediğini iki etmezlermiş, eksiltilecekse eksiltir, artırılacaksa artırır ve de şak diye basarlarmış imzayı. Kimseye de hesap vermezlermiş, "memleketin hayrına yaptık, yetim hakkı gözettik" diye de yalan söylerlermiş. 

Görenler bunu da gördük "çok şükür" derlermiş…  

Bu masalın sonunun geldiği gibi bu harmanın da bir gün sonu gelir (mi?) İhalecilerin, hempalarının ve onları arkalayanların yedikleri yetim hakkı öte dünyaya kalır (mı?) 

Gökten üç elma yerine, üç Germece kavunu düşmüş (üçü de kelek çıkmış), biri ihalecilerin başına, ikincisi bundan sonra iyiyi ve kötüyü sorgulayabilmeleri ve uyanmaları için memleketini seven hemşerilerimin başına… 

Üçüncüsü mü?

O malum kişiye…

Son tahlilde;

Bu masalın, mala, davara faydası olur mu?