31 Aralık 2015 Perşembe

Eyyy! ... "ONMADIK ÇANGIRILILAR"


Osmanlıda “Lotarya” 18. yüzyıl sonlarında, öncelikle Levantenler ve gayrimüslimler arasında görülmüştür. Abdülaziz döneminde iane (yardım) amaçlı başlayan piyango, Cumhuriyetin ilk yıllarında da Tayyare Piyangosu olarak devam etmiş, önce her şeyimizde olduğu gibi "Millileşmiş" Bu günlerde ise "özelleşmiştir"

Özellikle yılbaşlarında milyoner olma, köşeyi dönme heveslilerinin "şanslı" bayiler önünde kuyruğa girmeleri olağan bir vak'a haline gelmiştir.

Geçmiş yıllarda başlarına piyangonun kuşu konanların sonları ise ‘Eğri Ahmet’in beygiri gibi’ olduğu istatistiklerle sabittir.

Piyangonun ünlü bayileri ise göz önünde oldukları için hep İstanbul’dan çıkmıştır. Milli Piyango'nun tarihçesinde, piyangonun ünlü satıcıları olarak; Nimet Abla, Tek Kollu Cemal, Uzun Ömer, Cüce Simon sayılmaktadır.

İstanbul’u atlayıp, Çankırı’ya kısaca sadede gelirsek, tüm bu girizgâhı Çankırı’nın en meşhur Milli Piyango Bayisi Hüseyin Amca’yı hatırlatmak için yaptım.

Aile lakabı İmaretoğulları olan Hüseyin Amcanın mekânı Uslu Eczanesinin önündeki bir sandalyeydi. Ufak tefekti, başına biraz büyük gelen kasketi hafifçe bir yana kaymış, ayak ayak üstüne atarak oturduğu yerden, takma dişlerini takırdata takırdata, elindeki biletleri başparmağı ile oynatarak seslenirdi; “Onmadıklar… Onmadık Müşteriler” diye.

Büyük Camiden, Anıt'a aşağıya giderken, sağ köşede, İnandıklar’ın Hasan’ın bakkaliyesi, onun altında Ülker Bayi Mehmet ve Nazmi Evci kardeşlerin Evciler Ticarethanesi, daha sonra Kiremitçi'nin kahvesi, kahvenin hemen önünde Hüseyin Amca’nın kardeşi olan, Boyacı Kahraman otururdu.

Karşıda Pastırmacı Coruk, Çorumlu Leblebici, Tuzcular arastasını geçince, yine sağda, önce Şakir Yonkul’un işlettiği Yeni Zevk Lokantası, daha sonra Leylekli Banka (Yapı Kredi) olan mekan bulunurdu.

Pirinç pazarının girişinde üste Kuru Kahveci Karpuzcular, karşı köşede, revanisi ile meşhur, Ahmet ve İsmail Büyükçakır kardeşlerle, Kazım Bey'in ortak olduğu, "Çakır’ın Pastanesi.” Pastaneden sonra İstasyon caddesi ile İmaret'ten, Muhlis Tepesine giden Kuyumcular ve devamı Manifaturacılar sokaklarının kesiştiği köşede, sağda Erişen’in Saatçi dükkanı, karşısında Akbank, sol alt köşede, Önce Dodurlar’ın, daha sonraki yıllarda Sırmacı’nın Tuhafiye dükkanı, tam karşısında Uslu Eczanesi. Ve işte “Onmadık Müşterilerine” seslenen Piyangocu Hüseyin Amca'nın devamlı mekanı.

Hüseyin Amcanın müdavimleri vardı, onlar için düz seri, çapraz seri biletler hazırlardı. Akşamları ise sabah lokanta, akşam meyhane olan, “Çankırı Meyhanelerini” dolanırdı.

Bu meyhanelerin (benimde hatırlayamadığım) en eskisi 1950 li yıllarda, Buğday Pazarı, Aşağı Eşikli Aralıktan sonra, Zeki Müren’nin askerliği süresince oturduğu Çankırı’nın ilk apartmanı olan Deniz Apartmanının altında “Bacak Osman’ın” Meyhanesiymiş.

1960 ve 1970'li yıllarda en bilinenleri ise, yukarıda yerini tarif ettiğim Yeni Zevk, Pirinç Pazarındaki Uğrak, Belediyenin arkasında, Nergiz Mehmet’in ‘Koltuk Meyhanesi.” Bugünkü Valiliğin tam karşısında Cızcız İhsan’ın işlettiği, müdavimlerinin “Kelemlik” diye tabir ettiği Park Lokantası.



Mehmet Nergiz Koltuk Meyhanesi: Soldan sağa,Ali Ballı, Mehmet Nergiz, Kadir Kıymaz (Nam-ı diğer: Keş Kadir), ........ ve Hüseyin Günay (Çürük) (Sadi Kıymaz Arşivi)


Son olarak da Çay boyundaki Şehir Lokantası ve Şehir Kulübündeki "Onmadık Müşterilerinin" ayağına götürürdü talih kuşunu.

Başına talih kuşu ‘edince’ piyango bileti almaya koşanların, ağızlarına 'edenleri' baş tacı ettikleri günümüzde, ne Piyangocu Hüseyin Amca kaldı ne de "Onmadık Müşterileri" ...

"O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler”
(Ve geri dönmeyecekler.)

“Demirin tuncuna, insanın …... kaldık”

Merak edene
Onmadık:1. Talihi yaver gitmeyen, başı beladan kurtulmayan. 2. Bereketsiz.




12 Aralık 2015 Cumartesi

"Çankırılı Keçi Burcundan..."

“Çankırı Keçisi” o kadar mübarek bir hayvandır ki, biz Çankırılıların tüm yaşamında fark edemediğimiz çok yönlü etkisi vardır.
Etiyle, sütüyle beslendik, büyüdük.
Büyük analarımızın yününden ördüğü yelekle, çorapla ısındık. 
Çorap eskisini kırık leblebi ile değiştirip, çocukça mutlu olduk.
“Hak için kurban, küp için sızgıç", diyerek kurbanlık,"etlik" yaptık.
Kalaylı bakır tavalarda kavurduk. Kavurmasını tenekelere bastık. Tarhana aşına, bulgur aşına kattık.
Kellesini, ayaklarını demürcüler arastasında ütülettik. Paça yaptık, çorba yaptık.
Tüm bu saydıklarımız, sayamadıklarımız sonra; Etini geçmiş yıllarda bolca tükettiğimizden olsa gerek, biz Çankırılılar bu mübarek hayvanın huyunu da almışız.
Keçinin huyu genlerimize işlemiş.

"Kaş'a gitti baş toklu, peşi sıra gitti beş toklu"......
Hatırlarsınız geçtiğimiz yıllarda ulusal basında yazıldı, TV.’ler de gösterildi. Doğu da sürünün içinden bir koyunun uçurumdan atlaması ile hepsi birbirinin peşinden atlayarak telef olmuşlardı.
Keçilerin bu özelliği yok biliyorsunuz?
Ne yazık ki, keçi çobanı olamadım ama bir Çankırılı olarak iyi biliyorum ki, keçiler, koyun gibi bir arada durmaz, dağınık yayılırlar.
Biz Çankırılılar gibi dağınık dururlar yani!
Buradan çıkaracağımız "kıssadan hisse":
Çankırılının birisi kendini "koyun gibi uçurumdan atarsa" Keçi burcundan olduğumuz ve de dağıldığımız için birbirimizi takip ederek telef olmayız.
Bu iyi bir özelliğimiz gibi görünse de, hayırlı bir iş için hemşehrilerden birisi öne çıktığında, genlerimize işleyen keçi burcu özelliğimiz nedeniyle, keçi gibi dağılıyoruz.
Bu dağınıklığın somut örneği, sivil toplum örgütlerimizde sıkça görülmektedir.
Bizi asıl kaygılandıran ise, keçi burcundan olan bazı Çankırılıların yükselen burcunun “koyun” olması.

"Kara koyun etli olur, kavurması datlı olur."

31 Ekim 2015 Cumartesi

ODUN!

Elekçi İbram Handırı’dan kestiği odunları eşeğine yüklemiş, İmaret’ten yukarı, Odun Pazarına doğru giderken, mukallit Kengrilinin biri önünü kesmiş; "Elekçi yükün nedir?" diye sormuş.
Elekçi İbram, "odun" demiş. Kengrili, "ben sana godum" diyerek elekçi ile eğlenmiş.
Bir gün Elekçi İbram, bu mukallit Kengrilinin, dik kulaklı şeer eşeğinin iki yanına sardığı, yükünden dolayı gıcır, gıcır gıcırdayan ‘heyleri” yüklemiş, Uzunyol’dan İmarete doğru geldiğini görünce hemen yanına gitmiş;
"Efendi ağa yükün nedir" diye sormuş.
Kengrili kendinden emin, bıyık altından gülerekten; "Karaköprü Hıyarı" demiş.
Elekçi İbram, "ben sana godum" diye cevap vermiş.
Kengrili, "e elekçi hiç uydu mu?" deyince.
Elekçi İbram cevabı yapıştırmış, "uysa da godum, uymasa da godum"

Bu meselin kıssadan hissesi;
Hani bir zamanlar birileri, “odunu aday yapsam seçtiririm” demiş ya, işte bu günlerde de, memleketin birinde birileri de odunun cinsine, cibilliyetine bakmadan.
"Kestane, gürgen, palamut altı yaprak, üstü bulut. Gel burada sen derdi unut, orman ne güzel, ne güzel", demeden.
Kimselere sormadan soruşturmadan, içi boş, esnek, yer yöne kıvrılan ve de kıvıran, arsız, her yerde biten "osuruk" ağacını aday göstermek istermiş.
Şehrin ileri gelenleri ve de önde gidenleri; "Aman beyefendi hiç olur mu, ‘osuruk’ ağacından aday?" demişler.
Beyefendi; "Diğerleri odun da bu odun değil mi? Bunun neyi eksik?" diye sormuş ileri gelenlere ve önde gidenlere.
Beyefendi devamla, “Siz odunun cinsini, cibiliyetini, benim seçtirme yeteneğimi, onu bunu boş verinde, siz bu odunu seçiyor musunuz, seçmiyor musunuz?
Siz ‘gocuklu celep kaldırınca sopasını’ sürüye katılanlardan mısınız?
Onu bana diyiverin hele bi yol" demiş.
Uydu mu?

Merak edene:
Bu meselde anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür, hayal edilmiş olmaları gerçek olmadıkları manasına gelmez, sadece hayal edilebilir olduklarını gösterir
Mukallit: Taklitçi

3 Ekim 2015 Cumartesi

Elekçi açılımı!...

14 Mart 2010 Pazar günü, İstanbul’da yapılan “Roman Açılımına” Sayın Başbakanımızın davetlisi olarak, Çankırı Elekçileri Platformu Başkanı olarak katıldım. En ön sırada, kameraların beni görebileceği bir yerde sabahın erken saatlerinde yerimi aldım.

“Elekçilik Bir Meslektir. İlbay Paşalık Meslek Değildir”“Elek, kalbur, gözer. Yaşasın Elekçiler” yazılı pankartımı salonun en görünen yerine astım.

Başbakanımız, Abdi İpekçi Spor Salonunda yapılan “Roman Buluşması”ndaki konuşmasına, “Sevgili Roman kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, can yoldaşlarım, hepinizi gönülden muhabbetle selamlıyorum.

Türkiye'nin dört bir yanından Eskişehir'den, Kırklareli'den, Tekirdağ'dan, Edirne'den, Düzce'den, İzmir'den, Sakarya'dan, Kocaeli'den, Bursa'dan, Adana'dan, Çankırı'dan, Kilis'ten, Ankara'dan, diğer tüm illerimizden, İstanbul'umuzun değişik semtlerinden hoş geldiniz, sefalar getirdiniz” dedikten sonra, “Elekçi kardeşlerimi ayrıca selamlıyorum” diyerek, biz Çankırılılara olan muhabbetlerini özenle vurgulayarak başladı.

İlleri sayarken sıra Çankırı’ya geldiğinde Sayın Başbakanla göz göze geldik. Benim gözlerimden iki damla yaş süzüldü. Bu güne kadar gelen başbakanlar, bakanlar ve hatta valiler “biz elekçilere” hep buçuk muamelesi yapmıştı. İlk defa bir başbakan bizi adam yerine koyuyordu. Bundan sonra, Çankırı’da görev yapan bürokratlar bize “buçuk” muamelesi yapamayacaklar. Yaptığımız eleştirileri dikkate alacaklar, hazmedemedikleri eleştirilerden, yazılanlardan sonra, soyumuzu, sopumuzu, aslımızı, faslımız araştırmaya, soruşturmaya kalkamayacaklardı. Halbuki onlar bilmiyordu, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” idi.

Açılım sonunda Sayın Başbakanla baş başa yaptığımız özel görüşmede, öncelikle ilimizin sorunlarını maddeler halinde dile getirerek ve yazılı olarak kendilerine takdim ettik.

Sayın Başbakana elden ilettiğimiz dilekçemizde değindiğimiz bazı konular şunlardı.

Çankırı’ya tayin olan bürokratların, havasından mıdır, suyundan mıdır nedendir bilinmez; Yaran kültüründen gelen kuru nezaketlerinden dolayı seslerini fazla çıkaramayan biz elekçilerin başına, padişah, kral kesildiklerini, hort-zort ettiklerini, iş yapmayıp yapıyormuş gibi göründüklerini, Çankırılıya Çankırı propagandası yaptıklarını, söyledik.

Başbakanımızın, fakir-fukaraya, garip-gurebaya dağıtılmak üzere gönderdikleri kömüre sahip çıkamadıklarını, çaldırdıklarını söyledik. Sayın Başbakan bunu duyunca çok sinirlendi, burnundan soluyordu, yanındakilere talimat vererek bu konunun takip edilmesini ve en kısa zamanda, tez elden gereğinin yapılmasını emretti.

Çankırı’da eğitimin olmadığını, okullarda eğitim dışında her türlü kirliliğin olduğunu, turizm, sanayi ve tarımda hep geri kaldığımızı, yollarımızın, köylerimizin içler acısı halini genel manada ilettik.

Başbakanımızın, Çankırı’ya tayin ettikleri bazı bürokratların, bu eksiklikleri, yoklukları gidermek, çalışmak yerine, zevk-ü sefada, davetten davete, “caba gövecinin” başından hiç ayrılmadıklarını, gündüzleri “okey” oynayarak, akşamları bahçede besledikleri “oynak güvercinleri” yemleyerek, Yıldız Tepe’de, Ilgaz'da ski (kayak) kayarak, “ciğerci kedileri” ile dedikodu yaparak vakitlerini geçirdiklerini ve de biz "elekçilerin" umudunun her yeni kararname ile tazelendiğini ilettik.

Son olarak, açılıma katılanlara verilen 100 TL yol harcırahının (yolluğun), diğer illerden gelenlere valiliklerince ödendiğini, biz Çankırılı "elekçilere" bu harcırahın vilayet tarafından ödenmediğini, konunun araştırılmasını arz ettik.

Sayın Başbakanımız, biz Çankırılı "elekçilerin" sorunları ile bizzat ilgileneceklerini, bürokratlara da gereken uyarıyı yapacaklarını, “Bu ülkede hiç kimsenin, hiç kimseye buçuk muamelesi yapamayacağını” ve son olarak da, “Nush ile uslanmayana ederiz tekdir” diyerek, tüm "elekçilere" selamlarını iletmemizi istediler.

Sayın Başbakanımıza biz "elekçilerin" sorunlarıyla yakından ilgilendikleri için çok teşekkür ediyoruz.
Başbakanımızın başlattığı “elekçi açılımının” önümüzdeki günlerde, Çankırı bürokrasisindeki yansımalarını da merakla bekliyoruz.

Çankırı Elekçileri Platformu Başkanı
İbrahim Zencirci

Elekçi İbraam düşmüş Kengri yoluna ve...

Karşıdan gelir beş eşek, beşi de bez yüklü boz beş eşek
Biri bizim Tuz Mağarasındaki kadrolu meşhur boz eşek.
Diğeri şeerin arpası bol gelmiş boz eşek.
Geri kalanı Ünür’ün küfürbaz eşeği ile Boyalca’nın kibar boz eşek
Hepsi eder beş boz eşek.

Elekçi İbrahim eşekleri dehlemeye başlamış.
Deh çüş, deh çüş, deh çüş, büürrr…

Cam lahit içinde sergilenen kadit olmuş iki yüz yıllık eşeği ile meşhur olan memlekettin başında son yıllarda öyle bir derdi varmış ki, Mevla’m böyle bir derdi başka şehirlerin başına vermesin.













Bu memlekette ticaret ve sanayi yokmuş ama odası başkanı varmış. Bu memlekette deniz yokmuş ama odası başkanı varmış. Hemi de kurucu başkanmış bu başkan, diğerlerine de benzemezmiş her nedense. Bu memlekette mektep, medrese varmış, bu mektep medresenin hocası hacı varmış ama talebesi, okuyanı yokmuş, kaydını yaptıran talebe bir daha gelmemek üzere ardına bakmadan kaçar gidermiş bu memleketten.

Bir de bu memleketin, gezilecek görülecek turisttik yerleri varmış, ama nedense tek bir turist bile bu memleketin kıyısından geçmezmiş.

İlbay paşalar, İlçebaylar, şehreminleri, baş ağalar, yaren ağaları ve dahi yaren oğlanları, vekil vükela ve hatta cahil cühela takımı yaran ocağında toplanmış, kara kara düşünmeye başlamışlar. Tuz mağarasını turizme açacağız diye “Ta Polonyalara, Romanyalara kadar gittik, yok mudur, kurtaracak bahtı kara Kengri Livasını” diye hayıflanmaya başlamışlar.

Cahal Cühela Tekkesi'nin Pir'i; “Erenler, ben sizin derdinize derman olacak kişiyi tanıyorum, isterseniz onu çağıralım” demiş. Heyetin başı olan İlbay Paşa söz almış; “aman Pir hazretleri, sen amanı bilir misin? Kim ola bu derdimize derman olacak kişi tiz söyleyin, kırmızı dipli mumla davet çıkaralım” demiş.

Cahal Cühela Tekkesi'nin Pir’i; “Bizim tekkenin zahitlerinden Elekçi İbram namlı birisi var, sizin derdinize bulsa, bulsa ancak o çare bulabilir” demiş.

“Bu elekçide ne gibi bir keramet ola ki erenler” diye hazırunda bulunanlar sual eylemiş.
Cahal Cühela Tekkesi'nin Pir’i; “siz hele bir çağırın gelsin, söyleyin hempalarını da alsın gelsin. Onun elinde öyle bir sırlı ayna var ki yüzünüze tuttuğunda, tüm dertlerinizin çaresini görebileceksiniz. Keramet Elekçi de değil elindeki aynada, ellam” demiş. 

İlbay Paşa özel dolmakalem müdürüne emretmiş; “Tez çağırasınız Elekçi İbram efendiyi, hiçbir masariften kaçınmayın, buyursun, hempalarını da alsın gelsin” demiş.

Özel dolmakalem müdürü; “Ama beyefendi, bu Elekçi bildiğiniz adem oğullarına benzemez, sağı,solu belli olmaz adı üstünde elekçi işte. Başbakanın bile huzuruna, ‘Elek, kalbur, gözer. Yaşasın Kasnakçı ve Elekçiler’ yazılı koskoca bir pankart açmıştı, haşa huzurdan. Bu elekçi dur durak bilmez, önüne geleni kapar, ardına geleni teper, ağzına geleni söyler” demiş.

İlbay Paşa; “Ne yapalım, huysuz, geçimsiz bir âdemin eline düştük, ne çare ki derdimizin dermanı onun elindeki sırlı aynadaymış, başka çaremiz kalmadı, tez çağırasınız” diye yinelemiş sözlerini.
Valilik lojmanının bahçesindeki, eski İlbay Paşa'nın güvercinleri ile haber salmışlar; Elekçi İbraam’a.
Taklacı oynak güvercin, uçmuş gelmiş İbraam’ın omzuna konmuş ve eğilerek kulağına fısıldamış. “Kengri Sancağı İlbay Paşası seni çağırıyor. Ayağını tez tut kızdırma İlbay paşayı, sonra karışmam” demiş.

Elekçi İbraam eşekleri dehlemeye başlamış, "deh çüş deh çüş" derken; bi yandan da türkü çığırmaya başlamış.

çubuğuna lüleyim
yar yüzüne güleyim
sen kapıdan geçerken
ben başına belayım (le le ibram oy)

oy lele lele ibram oy
hey lele lele ibram oy
sarılıda yazma kirazdan
bakma kurban ben olam
gelirim ben birazdan
le le le ibram oy

karşıda herk otlanır
bu derde kim katlanır
ikimizin derdinden
havalar bulutlanır

oy lele lele ibram oy
hey lele lele ibram oy
sarılıda yazma kirazdan
bakma kurban ben olam
gelirim ben birazdan
le le le ibram oy

(Kırşehir Türküsü)

1 Ekim 2015 Perşembe

"BİZİM EROL'UN" ASKERLİK HİKAYESİ


Ömer Gökmen Arşivi
Bizim Erol sürekli babasına evlenmek istediğini söylüyor. Babası başından savmak ve askerliğe elverişli olmadığını düşünerek; "oğlum herkes askerlikten sonra evleniyor, sende askerliğini yap gel bakarız çaresine" diyor.

"Erol Askerlik Şube Başkanı (Albay)a her gün" ben ne zaman askere gidecem?" diye soruyor, artık herkese gına geliyor, şube başkanı gönderin şunu diyor. (yukarıdaki olay biraz hafif kaçmış) Askerde Erol'u çok dövmüşler ama öğretmişler. Kahvenin (Çırçırın kahve) önünde uygun adım, yat kalk, sürün, künye vs. anılarını bire bir anlattı" (Bu paragraf Nuri Erkenci katkıları ile eklenmiştir)

Yanılmıyorsam 1978-1979 yıllarında nasıl oluyorsa oluyor Erol askere çağrılıyor. Acemi birliği olarak Amasya ya gönderiliyor. Acemi birliğinde asteğmen olarak görev yapan ve daha önce Çankırı'dan Erol'u iyi tanıyan Çankırılı asteğmene, askerler yeni bir hemşerisinin geldiğini söylüyorlar.

Bunun üzerine toprağı ile tanışmak için kendisini çağırınca bir de ne görsün karşısında; Parkanın düğmeleri yukarı aşağı iliklenmiş, postal bağları yerlerde."Bizim Erol" değil mi?

Çankırılı Asteğmen;"Erol sen burada ne arıyorsun? Hangi bölüktesin?" diye sorunca. Erol;"Ahâ işte askerlik yapıyoruz, ben çay içilen televizyon seyredilen bölükteyim" diyor.

Bunun üzerine asteğmen; "oğlum bütün bölüklerde çay içiliyor" diyor. Erol'un özel durumunu bölük komutanına bildirmek için, onu getiren erlerle beraber bölüğüne kadar gidiyorlar.

Erol bu arada toprağı asteğmene yakınıyor. "Asker de her şeye kızıyorlar, pisküvit yiyorum diye dayak atıyorlar. Bu nasıl iş anamadım, anasını satıyım" diyor.

Asteğmen bu konuyu arkadaşlarına sorduğun da işin aslı anlaşılıyor. Meğerse "Bizim Erol" içtimadan önce bisküvileri ufalayıp parkanın cebine dolduruyor. Komutan içtima alırken de bunları yiyormuş.

Erol'un özel durumunu öğrenen bölük komutanı rapor için hastaneye sevk ediyor. Heyet daha önce verilmesi gereken raporu vererek, Erol'un kısa askerlik macerasını sona erdiriyor.

Askerliğin tüm zorluğuna(!) rağmen ve babasının sözünü unutamayan Erol'un bu iş hiç hoşuna gitmiyor. Bu nedenle komutana ileri geri söyleniyor. Bu sürede Erol'u tanıyan komutan; "Hay seni gönderen askerlik şubesinin ......" diyor.

Bunun üzerine Erol da; "Ben askerlik şubeme laf söyletmem, ben de senin ........" diye komutana küfürlü cevap veriyor. (Biz Erol'un yalancısıyız :)) Sinirlenen komutan, "biran önce alın başımdan şu adamı" diye bağırıyor.

Çankırı da bir süredir ortada görünmeyen Erol yeniden ortaya çıkıyor. Tanıyanlar merakla Erol'a nerelerde olduğunu soruyor.

O da askerde olduğunu, askerliğinin bittiğini söylüyor. Fakat bu arada " izin de kullanamadık, yandı a... k....." diyerek hayıflanmadan da geri kalmıyor. O günden sonra da evlilik konusunda babasının başını sürekli "ağrıtıyor"

"Bende Cırcırın Kahvesin de duymuştum . Erol askere gider tabi kimse ne olduğunu bilmez. Erol'u döverller gitiğinde o da hep küfür eder. Baş çavuş memleketini sorar ÇANKIRILI olduğunu duyunca bölük komutanına götürür oda Çankırılıdır ve Erol'u tanır tabi korumaya alır, gönderenlere kızar hastane raporu çıkarttırır ve Erol'dan elbiselerini çıkartmasını sivil elbisesini giymesini askerliğini bittiğini söylerler ama bizim Erol bu elbiseler bana verdiler diye vermez, çıkartmak istemez. Komutan sever ikna eder, Çakırı da ki evinin adresini verir, "annem sana benim elbiselerden verecek" der gönderir. 


Tabi Erol Çankırı'ya gelince komutanın annesinin kapısına dayanır olanları annesine söyler oda emin olmak için oğlunu arar durumu öğrenince oğlunun gelince giydiği takım elbiselerden verir gönderir. O zamanlar Erol'un giydiği kahverengi bir takım elbisesi vardı kendisine büyük geliyordu bu takımı buna kim vermiş deyince anlatmışlardı." (Bu iki paragraf, Mustafa Akdağ'ın katkıları ile eklenmiştir)

Ve Erool askerden döner... Tezkere sonrası, dostları ile birlite...
Tuğrul Sıdar, Ömer Gökmen, Halim Hıcıplı, Şahap Erbil, Hürrem Dolay, EROOL ve Muharrem Dörtkaşlı ile birlikte.
(Şahap Erbil Arşivi)


Not: Hikayedeki “Çankırılı Asteğmen” Matematik Öğretmeni Hasan Çiçek ağabeyimizdir. Bu hikaye

Mehmet Çiçek ile birlikte kaleme alınmıştır. Nuri Erkenci ve Mustafa Akdağ'a katkılarından dolayı teşekkürler.

Erol’un askerlik hikayesi, ilk defa 18.03.2006 tarihinde, www.cansaati.org da yayınlanmıştır.

30 Eylül 2015 Çarşamba

Yazıyooo, gasteee…


Uslu Eczanesi’nden sola kıvrılınca, ayakkabıcı Toruşlar ile Kapusuzlar’ın arasında kalan tek katlı dükkânda, kendinden yedi yaş büyük ağabeyi Kenan’la 1952 tarihine kadar, dede mesleği olan berberlikle iştigal ederler, ailecek geçimlerini sağlarlardı.


Berber dükkânının ‘taş’ aynalarını, on parmağında on marifet olan ağabeyi Kenan’la birlikte camı sırlayarak birlikte yapmışlardı. ‘Hezarfen’ ağabeyi Kenan’ın en büyük yardımcısı, destekçisi ve ağabeysinin "bi tanesi" idi.



1952 yılından sonra berberliğin yanı sıra, gazete dağıtım işine de girmişler, o küçük mekânda, berberlik, gazete bayiliği ve kırtasiye işi de yaparlardı.



Kenan Nergiz Arşivi
Ankara’dan posta treni ile sabaha karşı gelen gazeteleri İstasyon’dan almak, istiflemek onun işiydi. İşine de çok sadıktı. Uzun mesafeci gibi Çankırı'yı turlardı. Bazen satıcı çocuklardan gelmeyenler olursa ‘iş başa düştü’ diyerek dağıtım işini de üstlenirdi.

  
İşleri yoğundu. Dağıtım kadar iadeler ve tüm işlemlerin defter kayıtları, hepsinin elde yazılıyor olması, onları epey yoruyordu. Çoğu zaman diğer esnaflardan çok önce dükkanı kapatıp giderlerdi. Çünkü diğer esnaflara göre sabah ezanından önce dükkan açıyorlardı ki, bayilere dağıtımı çoktan yapmış olurlardı.


Mesai saati başlamadan önce ilk Vali Bey’in gazetelerini, daha sonra abonelerin gazetelerini dağıtırdı. Çankırı’nın bir ucundan, diğer ucuna yürüyerek gazete yetiştirme telaşı içinde görünürdü sürekli.


Omzuna astığı enlice deri bir askı ve mukavva matrisin içinde taşıdığı bir tomar gazete ile kapının önüne çıkıp, “yazıyoooo, gasteee” diye bağırdığında, sesi ta İmaret’ten duyulurdu.



Hafızası oldukça kuvvetliydi. Kimin hangi gazeteyi okuduğunu bilir, o kişi istemeden, gazetesini uzatırdı. Böylesine enerjiye sahip olmasına rağmen fazla kilolarının tek sebebi, rahat tavırları, her şeyi olağan karşılaması ve bol bol gülebilmesiydi. Onu tanıyanlar şakalaşırken elinin biraz ağır olduğunu bilir ona göre takılırlardı. Her zaman şen şakrak ve de neşeliydi.



Onu tanıyabilme mutluluğuna erişen bizler, Turan ağabeyimizi her zaman gülen yüzü ve O’na özgü tatlı şivesi ile hatırlayacağız.



Son günlerinde, hasta yatağından, ‘yazıyooo, gasteee’ diye seslendiğini, yeğeni Kenan’dan öğrendim.



Yazıyooo, gasteee... Turan Nergiz vefat etti!


Kenan Nergiz Arşivi

Hezarfen: Çok bilen, elinden çok iş gelen

Matris: Baskı yoluyla teksir için kullanılan, girintili çıkıntılı metal veya mukavva kalıp, baskı kalıbı.



Not:Turan Nergiz’in vefatı nedeniyle, Çankırı Bülteni Dergisinin Ağustos 2014 sayısında ilk defa yayınlanmıştır.








“Mühlüz Tepesi”

Kurşana dan çıktım yola, selam verdim sağa sola.
Damlamca deresinden atladım.
Yolu Odun Pazarından, Arastaya düşürdüm.
Mühlüz Tepesinden aşağı, sıktı belimin kuşağı…

Bana birisi, “Dünyanın orta yeri neresi?” diye sual etse, dört yol ağzındaki o tepeciği gösterir. “İşte tam burası” derim. “Nasıl olur efendi ağa” diyene de. “Sen hiç, Mühlüz Tepesinde avara, avara dolaştın mı efendi ağa?” diye, bu seferde ben karşı sual eylerim.

Hatırlayan, bilen var mı? Avara Tepesini veya diğer bir adıyla “Mühlüz” Tepesini?
Avara tepesi bu gün hala olduğu yerde durmakta, Arastanın başında, Serezlilerin dükkanını solunuza, Ersunanların mağazayı sağınıza alın, köşede Sefa’nın incik, boncuk dükkanı, arkasında Ebcet Memed’in Çarşı Hamamı, Çiftçi Fırını, çaprazında Yapraklı kahvesi, aşağıya doğru giderseniz, Anadolu Oteli, Saray Lokantası, tepenin başında belediye dükkanları, köşede dondurmacı Göl Memed. Göl Memed’in dondurması ayrı yazı konusu.

Mühlüz Tepesi esas yükünü Çarşamba günü alırdı, o gün adım atacak yer kalmaz, ayakta sohbet o kadar koyulaşır ki, araba tamponları dokunmadan yoldan çekilmek olmazdı. Tek tük geçen at, araba da Avara Tepesindeki avaralara uyar gıdım gıdım ilerlerdi.

Sabah ezanı ile şeere gelenler, satacaklarını satar, alacaklarını alır, öğlene kadar evin mesariflerini görür. “Abukat” beye, “dohtur” beye, mübaşire hediye gelen, tereyağ, torba yoğurdu, küpecük peyniri kap kacağı boşaldığında, kız babaları “tekellif” olarak, Kıbırlardan sekiz on çift yemeni heybenin dibine atardı. Gabaralı damat ayakkabısı ayrı sarılır, dedenin mesh lastiği sona kalırdı.

Ersunanların veya Keşlerin tuhafiye mağazasından, “harman sonu veresiye” basma, pazen, ”goca ebeler” için ak yemeni, kızlara, gelinlere allı, güllü sarı yazma, heybenin diğer gözüne konulurdu.
Sarı yazmanın pulu, boncuğu da Sefa Tatlıbal dan tedarik edilir, Sefadan koca ebeye kına ve kemik tarak, kıza kök sakızı, oğlana arkası horozlu ayna unutulmazdı.

Helvacı Memed de kaymak ekmekle karınlarını doyuranlar, köydeki dedeler için Çiftçi Fırınından beş, on somun ekmeğini koltuklarına sıkıştırırlardı.

Evin, damın mesarifleri bittikten sonra, köye dönüşten önce, öte yakalı, beri yakalı herkes, Çankırı’nın tam merkezi olan o tepede buluşur, Avara Tepesi işte o sırada yükünü almış olurdu.
O yıllar radyo ve kırkbeşlik plak günleriydi, henüz kaset icat olmamıştı, televizyon yoktu, CD’yi rüyasında bile gören yoktu.

Çiftçi Fırınının alt köşesinde Sefa, karşıda Sarı İsmail karşılıklı plak atışmasına girer, Sefa, Hacı Taşan dan “Ankara’da yedik taze meyvayı, boşa çiğnemişim yalan dünyayı” plağını kor ve Hacı Taşan’ın sesi ta Arastanın başından duyulurdu.

Sarı İsmail durur mu? Belediye Dükkanlarının duvarının dibine kurduğu seyyar arabasından, Neşet Ertaş’ın kırkbeşliğini çekerek düelloya iştirak eder ve “Zahide kurbanım n’olacak halım. Gene bir laf duydum kırıldı belim…” diyen “Bozkır’ın Tezenesi” ile tüm Avara Tepesini inletirdi. Ortalık da avara, avara dolanan “Destancıların” sesi soluğu ossaat kesilirdi.

Yüklü Köylü Osman güdük burunlu Thames Kamyonu çoktan Yapraklı Kahvesinin önüne çekmiş olurdu. Heybeler kamyonun kasasına iki geçeli asılır, boşalan yoğurt bakraç ve depnilerin dibi, Helvacı Memed den alınan, şeker, kaymak ile doldurulurdu. O zamanın servisi de işte bu Thames Kamyondu.

Evli evine, köylü köyüne döndüğünde, Avara Tepesi sessizliğe bürünür, meydan bir iki “gölbeze” kalırdı.

Son yıllarda “Mühlüz” veya diğer adıyla “Avara” Tepesi, siyasetçilerin seçimden seçime uğradığı yer oldu diye duydum.

Çok şükür, “çalışkan valilerimiz” gece gündüz demeden Çankırı’nın sorunları düşünen milletvekillerimiz, il genel meclisi üyelerimiz, belediye başkanımız sayesinde, Çankırı da işsizlik sona erdiği için, artık Mühlüz Tepesinde dinelerek avara avara bekleyenler kalmamış.

Avara Tepesinin, avaralarına ve de memleketimin mühlüzlerine selam olsun…

 Merak edene not:
Mühlüz: Yoksul, parasız
Tekellif: Kız evinin oğlan evine armağan olarak aldığı sekiz on çift ayakkabı.
Depni:   İki kulplu bakır yoğurt kabı

28 Ağustos 2015 Cuma

Noel Baba mı? Yaren Ağa mı?

"Hayrola efendi ağa bu da nereden çıktı" diyenleri duyar gibiyim. "Giren çıkan yok, sadece yeni yıl girmeden çıkan eski yılın bir hesabını görelim, adettendir" diye şey ettiydim. Yaren Ağa ile Noel Baba’yı mukayeseli olarak irdeleyelim istedim.

Örneğin, mesela, (bu eş anlamlı iki kelimeyi ardı ardına kullanan akıl danelerini pek sevdiğim için onları hatırlama babından kullandım, aman diyeyim beni de o makule taifesinden bellemeyin, aman diyeyim, siz amanı bilir misiniz?)

Neyse sadede gelelim, önce Noel Baba ile Yaren Ağa’nın benzer yönlerini sıralayalım.

İkisi de Anadoluludur. Noel Baba Antalya’nın Demre kazasından, Yaren ağa ise has Çankırılı olup, tıpkı Noel Baba gibi Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yerine dağılmış ve sevilmiştir.

İkisi de kırmızı sever ve de giyer. Yaren Ağa'nın kartal kanatlı cepkeni ve poturu sim işlemeli kırmızı çuhadan halis muhlis Bursa işidir.

Noel Baba'nın başında etrafı beyaz şeritli kırmızı bir kukuleta, Yaren Ağa'nın başında ise eleğim sağma renklerinde poşu bağlanmış kırmızı fes vardır.

İkisi de göbeklidir. Yaren Ağada yaş ve baş ağalığa doğru rütbe arttıkça göbek çevresi de genişler. Kış gelip ocaklar yanmaya başladığın da her akşam, takım yemeğine kaşık salladığı için, ne hazım içtiği ekşili bamya kâr eder, ne de kıvrak oyun havası ile ortalıkta dönelemek. (Kim duymuş, köçek gibi dönelemek dediğimi? Durduk yerde icat çıkarmayın, benim dertsiz başımı derde sokmayın)

Noel Baba'nın elinde zil, Yaren Ağa'nın elinde ise zilli maşa bulunur. Her ikisi de zil çalar oynar.

Kendini evde kalmış hisseden kızın türküsü “işin yoksa un ele dur” demek istediği gibi yaren ağaların yan yata yata hep beraber el çırparak “Ha un ele hah ha da. Ha dönele hah ha da” dedikçe, yaren ağalar kasnaklarını un eler gibi sağa sola çalkalar. Unun sağa sola saçılması önemli değildir. Onlar için her yer kendürüktür.

Yaşını başını almış, her bir yeri ağarmış yaren ağanın türküsü ise; “Mahim vardır mahim vardır. Kokulmadık gülüm vardır. Sekişi mahime benzer” diye başlar.

Yaşını başını almış, her bir yeri ağarmış yaren ağa ağır, ağır ve seke, seke oynayarak genç yaren ağalara hünerini gösterir. Ağarmaktan gittikçe Noel Baba'ya benzemeye başlar.

Noel Baba bu döneleme ve kasnağı sallama konusunda, Yaren Ağa karşısında pek acemi kalır. Aslında Çankırı'ya uğrayıp, usta yaren ağalardan ders alması gerekir.

Birkaç gündür ulusal medyada; 'Noel Baba adam olsa bacadan girmezdi!’ geyiği dolaşıyor. Geyik dedim de aklıma geldi, malum Noel Baba'nın geyiği vardır, gideceği yere geyikle gider. Noel Baba'nın geyiği varsa, bizim Yaren Ağa'nın ise eşeği vardır.

Eşek dedimse, Tuz Mağarasındaki Çankırı’nın sembolü, kadit olmuş eşeği bellemeyin. Yaren Ağa'nın eşeği ona benzemez, onun eşeği, Yapraklı Yaylasında başpehlivanlığa soyunmuş, şeerin arpası bol gelmiş dik kulaklı eşeklerindendir.

Her ikisi de TV'ye çıkmaya pek heveslidir. Hadi Noel Baba senede üç beş gün görünür, televizyonlarda, bizim yaren ağa ise; televizyoncunun uzattığı hıyara, tuzu bendedir diye sarılır. “Açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü” yeni yıla girerken ağzımızın tadı bozulmasın.

Noel baba ile Yaren Ağa adam olsalardı kırmızı giymezlerdi.













(Fotoğraftakiler: Belediye Meclis Üyesi olmak derdinde olan bir kısım Çankırlıı tarafından, Maraş Dondurmacısı Kıyafeti giydirilip, Başağa ilan edilen, Ankara Büyük Şehir Başkanı ve Pursaklar Belediye Başkanı) (Başkan-Ağalar ne giydiklerinin farkında değil)

“Bir taş attım gitti deyiverdi kilisenin çanına…"

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Cin Padişahı ile Kambur

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, birileri Çankırılı'nın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

- Tutun ha, vurun ha!  diye bir gürültü kopmaz mı?

- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar..

İki kalktım, bir hopladım. İzmir - Çankırı arası yedi yüz kilometreyi bir çırpıda atladım.
Baktım; bir kuru kalabalık. 

- Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.

- Hak aramaya gidiyoruz, dediler.

- Hak değirmende olur, dedim.

Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek ve de hariçten gazel okuyarak katıldım bende içlerine, vardık “güçcük” şehrin birine. Aradık taradık, hakkımızı bulduk.

Meğer o da pire değil miymiş?

Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı..

Karıncaya bindin deveyi kucağıma aldım

Tozu dumana kattım vardım gittim, Bastaklı'nın Hanına, oradan bir eşek aldım şeer eşeğidir diye, o eşek anlıma tepti geri dur diye...

Büyük Cami'nin minaresini belime soktum borudur diye…

Taş Mescid'e attılar beni delidir diye…

Çocukluğumuzda bize böyle masallar anlatan rahmetli babaannem, dedi ki; “bu onun eski huyudur”

Bereket inandılar şimdilik beni saldılar. 

O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; Bu da mı yalan?

Var varanın, sür sürenin, baykuşu çoktur viranenin, destursuz yaran ocağına girenin…


CİN PADİŞAHI İLE KAMBUR
 
Havada tozan un zerrecikleri ile etraf beyaza kesilmiş, tavandan sarkan örümcek ağları bile una belenmişti. Ağır işiten kulaklarına rağmen, hissedebiliyordu, dünyanın merkeziymiş gibi dönen değirmen taşı üzerinde ritim tutan tahta kolların tıkırtılarının kesildiğini.

Boş un çuvallarından yapılmış,  köşesinden, yeykinerek kalkmaya çalıştı, dışarıya çıktı.
Üç dört adam boyu yükseltilmiş arkın altından geçerken, çarkların kanatlarına çarparak savrulan sularla ıslanan zeminde kaymamak için, tahta bacağını öne atarak ilerledi. Savakta yeterli su olmadığını görünce, “yine bendi yıktı bu haytalar” diye geçirdi içinden, hafifçe gülümsedi.

Her zaman böyle olurdu, ne zaman taşın üzerindeki tahta parçalarının tıkırtısı kesilse anlardı bendin yıkıldığını, kızamıyordu çocuklara.

O akşam değirmende tek bir konuğu vardı, değirmencinin. Bu konuk kısa boylu, gençten, iki büklüm yürümesine sebep olan, irice bir kamburu sırtında semer gibi taşıyan birisiydi. Adeti değildi değirmencinin misafirlerine sorgu, sual etmek. Nerden gelip nereye gittiğini sormadı. Allah ne verdiyse beraber yediler, gece yarısına doğru kambur adama değirmenin köşesinde yatacağı yeri gösterdi.

-Allah rahatlık versin, dedikten sonra uzaklaştı yanından.

Yol yorgunu olan kambur, derin bir uykuya dalmıştı. Gece hayli ilerlemişti, yakınlardan gelen bir gürültü ile uyandı. Değirmen taşının olduğu taraftan sesler geliyordu. Zifiri karanlıkta, seslerin geldiği yöne kulak kabartmaya çalıştı. Çalgı, çengi seslerine karışan ve aynı nakaratla söylenerek devam eden; “Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe” diye el çırpma sesleri duydu. Tam o tarafa doğru yönelmişken, el çırpıp dans ederek ve “Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe” diye hep aynı nakaratı tekrarlayanlarda onu fark ettiler. Davet ettiler eğlencelerine, biraz korkarak biraz çekinerek katıldı aralarına, şaşkın bir vaziyette etrafını izlemeye başladı.

Bu güne kadar gördüğü insanlara benzemiyordu bu dans edip eğlenenler, kimi uzun kimi kısa, kimisi zayıf, kimisi şişmandı. Elbiseleri eleğimsağma rengindeydi. Paçaları ile etek uçları, dans edip döndüklerinde garip sesler çıkaran ziller ve küçük aynalarla süslenmişti. Biraz daha dikkatli baktığında, hepsinin ortak bir özelliğini fark etti, bu yaratıkların tenleri şeffaf ve pembe bir bulut gibiydi. Derilerinin altında, damarlarında dolaşan mavi kan çok rahat görülebiliyordu.

Değirmen taşı üzerine taht misali kurulmuş olan ve bu gurubun lideri olduğu her halinden belli olan, en süslüleri, el ederek onu yanına çağırdı. “Çok inceliyorsun, çok mu merak ettin bizleri?” dedi.

Başını önüne eğerek cevap vermedi kambur, korkmuyordu ama ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Bu merakını değirmen taşı üzerinde oturan, neşeli gurubun yaşlı ve şişman liderleri giderdi:

-Biz bu değirmenin cinleriyiz. Ben bunların ve bu memleketin padişahıyım. Biz her ay sonu bu değirmende düğün yapar, yer, içer, şarkı söyler eğleniriz. İnsanlar burada, buğday öğütür, gelir geçer ama bizi göremezler. Sen uyanık birisine benziyorsun, aramıza katılmak ister misin, der cin padişahı ve kamburu sofraya davet eder.

Yatmadan önce yediği, değirmencinin ayrana ıslatılmış kuru ekmeğinden sonra bu mükellef sofra karşısında dayanamaz, karnını bir güzel doyurduktan sonra, ortada dans, edip şarkı söyleyen cinlerin arasında bulur kendini. Onlarla beraber dans etmeye başlar ve hep beraber tekrarlanan; “Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe” sözleri ile el çırpar, güler, eğlenir.

Sabahın ilk ışıkları ile beraber, Cin padişahı kamburu yanına çağırır:

-Bre kambur kardeş, sağ olasın bize ne güzel uyum sağladın, sanki kırk yıllık cin gibisin, dile benden ne dilersen, demiş.

Kambur ne diyeceğini bilememiş, ilk aklına gelen kamburundan kurtulmakmış:

-Cin Padişahı, sultanım, beni sırtımdaki şu semer görünümlü kamburumdan kurtarırsanız size minnettar kalırım, demiş.

Cin padişahı; “Ortalık fazla aydınlanmadan hele yamacıma doğru gel” der ve ayaklarının ucuna secde eder gibi eğilmesini ister.

Kambur, cin padişahının ayaklarının dibine, iki dizi üstüne çöker. Cin padişahı, kamburun semer gibi olan sırtını daha önce hiç duymadı bir dilde sözler söyleyerek, ovalamaya başlar. 
Bu ovalamalarla iyice gevşeyen kamburun bir an gözleri kapanır, başı önüne düşer. Sesler kesilmiştir, ayağa kalkar, sağına soluna bakar, hiç kimseyi göremez.

Sabah ışığının değirmenin beyaz toprak zeminine düşürdüğü gölgesine bakar. Bir de ne görsün, kamburu yok, uzanabildiği kadar eliyle sırtını yoklar, gerçekten kamburu yok.
Doğduğu günden beri bir semer gibi taşıdığı kambur yok olmuştur. Kamburdan kurtulmanın sevinci ile değirmenciye “Allahaısmarladık” bile demeden, çıkar gider.

Günlerce yürüdükten sonra, köyüne ulaşmış, kambur olduğunu bilen dostları başından geçenleri merak etmişler, o da değirmende o gece yaşadıklarını bir bir anlatmış.

Bu hikayeyi dinleyenlerden birisinin de, kambur bir arkadaşı varmış. Koşa koşa gitmiş, duyduklarını ona anlatmış.  Bunu duyan ikinci kambur, yola koyulmuş, günlerce gittikten sonra değirmeni bulmuş. Değirmenciye selam sabah vermeden, geçmiş köşeye, hamur teknesinin içine oturmuş, sabırsızlıkla gece yarısını beklemeye başlamış. Cin padişahının tüm avanesi ve hempaları toplanmış, Cin Padişahının baş sallayıp, işaret vermesiyle başlamışlar, çalıp söylemeye, ikinci kambur, davet beklemeden girmiş aralarına, cinler daha şarkıya başlamadan, daha önce duyduğu tekerlemeyi söylemeye başlamış:

Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe, diye.

Oysa cinler, cin padişahının emri ile bu nakaratı tersten söylüyorlarmış. “Perşembedir Perşembe, ne zaman gelecek Çarşamba” diyerek.

İkinci kambur, bildiğini okumaya devam etmiş. Cin padişahı ve cinler ne kadar kızsalarda belli etmemişler. Sabahın ilk ışıkları değirmenin, örümcek ağları ile kaplı camsız penceresin yüzünü gösterdiğinde, kambur Cin padişahının, “Dile benden ne dilersen” demesini beklemeden, dalkavukluk ederek önünde secdeye varmış. Cin padişahı kamburun bildiği dilde; “El el epelek, epeleğin yarısı, yumurtanın sarısı, hapbel, hüpbel, yarel sarel, sen gir, sen çık” demiş.

Cin padişahı bunları der demez, ortalığı beyaz bir duman kaplamış tüm cinler dumanın içine girip, “poof” diye kaybolmuşlar. Kambur kamburundan kurtulmanın sevinciyle kalkmış secde ettiği yerden, gölgesine bile bakmadan çıkmış dışarıya, günlerce yürümüş varmış köyüne,  doğruca kahveye koşmuş. Onu görenler hayret ve şaşkınlıkla bakıyorlarmış.
Meraklılardan önce ona bu hikayeyi anlatan arkadaşı, sormuş; Ne oldu sana böyle?”

Kambur gülümsemiş;

O değirmene gittim, dediklerini bir bir yaptım, artık ben de kurtuldum kamburumdan” demiş.

Arkadaşı; Bre şaşkaloz dön de aynaya bir bak: “kambur kambur üstünde, tümü de laf ebeliği üstünde.”

"Naylon eskisiynen, çorap eskisiynen, bakırınan"...

"Naylon eskisiynen, çorap eskisiynen, bakırınan"...

Uzunyol’dan çıktım yola, kıl heybe omuzum da, selam verdim sağa sola…

Yolu İmarete düşürdüm,

Iccak taze kırık leplebi, naylon eskisiynen, çorap eskisiynen…

İmaret’den yukarı, Odun Pazarını, Damlamca’yı, Akkız Çalısı’nı aşırdım.

Taze ıccak kırık leplebi, naylon eskisiynen… çorap eskisiynen…. bakırınan...

Kimseye minnetimiz mudaramız yoktur, çok şükür…

Ağşama bitiremezsek işimiz kötüdür.

Leplebi Çorum işi, biz nerden bilürüz leplebiyi, fındığu, fıstığu efendiağa…
Bizim ahlatımız, çördüğümüz, ekinimiz boldur, o döğülden, biz gavut bilürüz, gavurga bilürüz…

Çangırı sokakları kesme taş, dolan Yenice Köylü İrecep dolan;
 Kurtuluş Savaşında süvariydin, ordu bozuldu karıştın başıbozukların arasına, gece gündüz demedin yürüyerek vardın memlekete, yatsı ezanından sonra kimselere görünmeden, hırsız, uğursuz gibi girdin köye, samanlıklarda, damlarda saklandın.

Çok geçmedi yakalandın yeni baştan alındın askere, Eskişeer de İnönü denilen bir yerlerde düşmanla çarpıştın, kuru bir dere yatağında gavurun kurşunu vızır vızır geçerken üzerinizden, sağında solunda arkadaşların vuruldu, düştü. Ayağı üzengiye takılıp sürüklenen yoldaşını indin attan, kurtardın üzengiden. Vurulan yoldaşınız, “Ben bittim gardaş, sen kendini kurtar” dedi. Bunları uşaklara, bebelere anlatırken o bembeyaz sakalından aşağıya gözyaşları inci taneleri gibi akardı.

“Hiçbir nişanem yok, nasıl varacam huzuru mahşere “ diye üzülürdün…

Savaş bitti, döndün geldin köye, suluda birkaç evlek, kıraçta, yazıda bire iki üç veren, Yemen’den dönemeyen baban İsmayıl'dan kalma, üç beş kuru tarla. Yemenden dönemeyen babanızın adıyla değil, ananızın adıyla anıldınız; Köyde sizi, "Şerife'nin çocukları, İrecep, Kadir, Zayde bildiler.
 Torunlarınızda gurur duydu sizle..."Şerife'nin çocukları İrecep, Kadir ve Zayde'nin torunları.

Ne mal var… Ne davar…

Oğlanın güçcüğü daha on yedisin de, ermiyesice garıların ağzına bakıp, köy meydanında, çekip gağnı gazuğunu, ağam didiği komşusunun kafasına aşkedince, nahak yere katil oldu. Damlar da birlikte yatdınız, çıktınız.

O güçcük oğlanı, daha yirmi dördüne varmadan, olmuyasıca üç beş evleği suvarmak uğruna böğrüne yidiği bıçaktan sonra verdin, kara toprağa…

Dayan Yeniceköylü İrecep dayan.

Dayan Yeniceköylü İrecep dayan, ikindinden sonra İmrahordayız ya, aha.

Iccak taze kokulu kırık leplebi, naylon eskisiynen, çorap eskisiynen, bakırınan...

Ağşama kadar ya bittik ya bitirdik ya...

Iccak leplebi ıccak …

Akşam ezanları oldu, Mühlis depesinden aşağa Gofurun hanı.

Iccak taze leplebi naylon eskisiynen , çorap eskisiynen .. bakırınan...

Dayan Yeniceköylü İrecep dayan…

"Cuma Sütü"

Rahmetli babaannem onlardan bahsederken daima "kızlarım" der, "kızlarım" diye severdi. Evde farklı bir ayrıcalıkları olduğunu bugün daha iyi anlayabiliyorum. Kendi çocuklarından ve hatta torunlarından ayırmadığı gibi sanki onlara olan sevgisi daha bir başkaydı.

Babaannemin bu kızlarından büyüğünün adı Hacer’di. Koyu esmer, siyah gözlü bir karasığır malıydı Hacer. ”Kaşında çifte lamelif, gözünde kudretten yazı”[1]  var mıydı? Çok iyi hatırlamıyorum ama burnunun ıslaklığının pırıl pırıl yaldızladığını biliyorum.

Yıllar sonra, Hacer’in bir kızı oldu, duman renginde,  bu özelliğinden dolayı babaannem onun adını "Duman" koydu.

Duman tüm çelimsizliğine rağmen, nazenin bir eda ile arastadan alınmış iri mavi boncuklardan oluşan bir kolyeyi, külte inci gibi taşırdı boynunda. Nazar değmesin diye anneden kızına kalan bu iri mavi boncuklu kolyeyi aile yadigarı olarak halen saklarım.

O yıllarda, Simenta, Hoştayn ve Montofon cinslerinin isimleri duyulsa da pek gören olmamıştı Çankırı da, günde otuz, kırk kilo süt verdikleri söylenirdi bu ithal ineklerin.

Oysa Hacer ve Duman öylemiydi?

Karasığır malıydı her ikisi de, anaları, babaları Çankırı topraklarında doğup büyümüştü. AB ve ABD’den gelenler gibi otuz, kırk kilo süt veremeseler de, helalinden günde beş, altı kilo süt sağılırdı her ikisinden.

Çeç’inden ayrılmış saman, Yenice Köyden çift koşulmuş at arabası ile özel olarak gelir, samanlığın gözüne dökülür, oradan da samanlığa yaba ile doldurulur, fazla yer kaplamaması içinde üzerine çıkıp bir güzel çiğnenirdi. Samanı elemek, taşından toprağından ayırmak için, damın duvarındaki çivide asılı kalbur ve gözer yerli yerinde dururdu her zaman.  

Sadece Hacer ve Duman için, Yenice Köy özündeki tarlaya yonca ektirirdi babaannem, soğuk alıp işkembelerini üşütmemeleri için, önce gölgede döndüre döndüre bir güzel kuruturdu yoncayı, sonra nacakla ince ince kıyar, Hacer ve Duman’ın kışlık erzakını depolardı, damın kuru bir köşesinde.
Afurdaki samanın üzerine serpilecek bir avuç arpanın çuvalı dururdu bir köşede.

Şehir ineği oldukları için, “ho, ho, ho” diye sığıra katılmazdı Hacer ve Duman. O nedenle de, mal, davar sahiplerinin sığır çobanın dağarcığındaki azığa bazlama, küpecik peyniri ve soğanın cücüğü gibi erzak koymak derdi, telaşesi yoktu şeerde.

Damdan çıkmazdı Hacer ve Duman, kışın soğuğundan yazın sıcağından ve büveleğinden etkilenmezlerdi. Tüm bu hazırlanan törensel ziyafete ve gösterilen ihtimama rağmen, daha öncede dediğim gibi günlük verdikleri süt miktarı beş, altı kiloyu geçmezdi. Nede olsa karasığır malıydılar. Ama evde haftanın yedi günü süt, yoğurt, peynir eksik olmazdı, boldu.

O günlerde karasığır mallarının verdikleri süt azdı belki, ama bereketliydi. Nedenini annemden yeni öğrendim.

“Cuma Sütü

Haftanın altı günü sağılan süt evin ihtiyacı için ayrılır, tek bir gün, Cuma günü sağılan süt ise evde kullanılmaz, komşulara dağıtılırmış ve o nedenle bu komşu hakkına “Cuma Sütü”  denirmiş.

Karasığır mallarından sağılan sütün az ama bereketli olmasının nedeni sanırım bu günlerde unuttuğumuz, komşuluk ve paylaşmak değerleri ile ilgili olsa gerek.

“Cuma Sütü” gibi geleneklerimizi tekrar hatırlamamız dileğiyle.

 Alıntı: [1] Atilla İlhan-Öküz şiirinden

"Eğri şehir"

Kadın ortadan biraz uzun boyluydu. Beli inceydi. Hatta hayalimde kaldığı kadarı ile kopacak kadar incecikti. Bazen siyah bazen kapkara ışıklar saçan gözleri vardı. Yakına baktığında bile sanki uzaklara, çok uzaklara bakar gibiydi.

Bir iki kere tesadüfen karşılaşmıştım. O karşılaşmalarda gözlerine bakamadığımı, belki de göz göze gelmekten korktuğumu anımsarım. Çocuktum ama korkum çocukça bir korku değildi. Nedeni belirsiz ifadesi mümkün olmayan bir korkuydu işte.

Ellerinin küçük, parmaklarının ise ince ve uzun olduğu aklıma takılmıştı, nedense? O ince parmaklarında görünen yaşlılara özgü benler ve buruşukluklar sanki yaşını ele verir gibiydi. Çoğu erkeğin görmeyi arzuladığı lacivert parıltılı saçlarını özellikle sokakta siyah çarşaf giyerek gizlerdi. Giyinişi, oturuşu, söyleyişi, kısaca edası ve tavrı müstesna bir kadın olduğunu gösteriyordu. Adı gibi müstesna, “Ay Parçası” anlamına gelen bir ismi vardı: Mehpare!

Kadın, her yıl üç aylar başladığında, o güne kadar yaşadığı mekanı terk eder, inzivaya çekilir, şehrin küçük otellerinden birisine yerleşirdi. İbadet, dua ve türbe ziyaretleri ile geçirirdi bu günlerini. Türbelerin, yatırların boya badanasını yaptırır, temizliğine, çuha örtü, halı, kilim gibi eksikliklerinin giderilmesine maddi katkılarda bulunurken ruhunun da bu şekilde arındığına inanıyor olsa gerekti.

Şehre çıktığında tanınmamak için gözleri kadar siyah bir çarşafla örterdi tüm bedenini. Belki de bu gizem nedeniyle adı efsaneleşmişti.  Gideceği yere ulaşmak için karanlık ve gölgeli sokakları tercih ederdi. Hayalet gibi geçerdi şehrin eğri, karanlık dar sokaklarından.

Yine o günlerin birinde, Yıldız Otelinin kapısından süzülerek girerken, karşıda çınar altındaki dükkanında, Berber Zeki’nin tıraş ettiği müşterisine; “Yine geldi o…..” dediğini duydu. Her zamanki gibi sessizce girdi otele, odasına çıkmadan elindekileri müdüriyete bırakarak, bu sefer hışımla çıktı Yıldız Otelinden, çınarın altındaki berberde bulunanların şaşkınlığı geçmeden, aniden içeri daldı. Tezgahın üzerindeki uzun sivri uçlu makası kaptığı gibi, Berber Zeki’nin kaba etine iki üç hamle yaptı. Berber Zeki ne olduğunu anlayamamış, kabasında ince bir sızı ve ılıklık hissetmişti. Makasla kendi baldırına ince bir çizik atan kadın, girdiği gibi çıktı berber dükkanından, çarşafını savurarak yirmi metre ilerideki karakoldan içeriye daldı.

Kadın şikayetçiydi Berber Zeki’den. Bir taraftan “makasla bana saldırdı” derken, diğer yandan da mermerimsi uzun bacağındaki kanayan ve de çok önemli olmayan yara izini gösteriyordu polislere.

Karakoldaki polisler anlamışlardı işin aslını ama hiç renk vermediler. Berber Zeki’yi çağırdılar.

-Hanım senden şikayetçi ne diyorsun? Senin bir diyeceğin var mı? diye sordu polis Kürt Talat!

Berber Zeki odada bulunanların hiç birinin yüzüne bakmadan, başı önde öylece duruyordu. Adeta süt dökmüş kedi gibiydi.

Görmüş, geçirmiş polis Kürt Talat yarı azarlarcasına Berber Zeki’ye dönerek:

-Bir daha sizi burada görmeyeyim, dedi.

Kadın önde, berber Zeki arkada karakoldan çıktılar. Berber sol taraftaki dükkanına yöneldi, içeri girdi, başı önde usulca kapıyı örttü. Kadının siyah ışıklar saçan gözleri ise etrafı tarıyordu, hırsını alamamıştı, adeta bir kısrak gibi burnundan soluyordu. Çekik kara gözleri ve lacivert saçlarının bulunduğu kafasının içinden o anda geçenler onu da korkutuyordu.

Otel odasından içeriye daldı, tek kişilik demir karyola üzerine zor attı kendisini. Ağlamamak için, beyaz dişleri ile etli kırmızı dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu.

İşte o an yemin etti;

Evlerinin gölgeleri eğri, dar sokakları eğri ve insanlarının dilleri eğrimi eğri, bu şehrin erkeklerinden intikamını alacaktı…
(devam edecek)