26 Ağustos 2015 Çarşamba

"Cuma Sütü"

Rahmetli babaannem onlardan bahsederken daima "kızlarım" der, "kızlarım" diye severdi. Evde farklı bir ayrıcalıkları olduğunu bugün daha iyi anlayabiliyorum. Kendi çocuklarından ve hatta torunlarından ayırmadığı gibi sanki onlara olan sevgisi daha bir başkaydı.

Babaannemin bu kızlarından büyüğünün adı Hacer’di. Koyu esmer, siyah gözlü bir karasığır malıydı Hacer. ”Kaşında çifte lamelif, gözünde kudretten yazı”[1]  var mıydı? Çok iyi hatırlamıyorum ama burnunun ıslaklığının pırıl pırıl yaldızladığını biliyorum.

Yıllar sonra, Hacer’in bir kızı oldu, duman renginde,  bu özelliğinden dolayı babaannem onun adını "Duman" koydu.

Duman tüm çelimsizliğine rağmen, nazenin bir eda ile arastadan alınmış iri mavi boncuklardan oluşan bir kolyeyi, külte inci gibi taşırdı boynunda. Nazar değmesin diye anneden kızına kalan bu iri mavi boncuklu kolyeyi aile yadigarı olarak halen saklarım.

O yıllarda, Simenta, Hoştayn ve Montofon cinslerinin isimleri duyulsa da pek gören olmamıştı Çankırı da, günde otuz, kırk kilo süt verdikleri söylenirdi bu ithal ineklerin.

Oysa Hacer ve Duman öylemiydi?

Karasığır malıydı her ikisi de, anaları, babaları Çankırı topraklarında doğup büyümüştü. AB ve ABD’den gelenler gibi otuz, kırk kilo süt veremeseler de, helalinden günde beş, altı kilo süt sağılırdı her ikisinden.

Çeç’inden ayrılmış saman, Yenice Köyden çift koşulmuş at arabası ile özel olarak gelir, samanlığın gözüne dökülür, oradan da samanlığa yaba ile doldurulur, fazla yer kaplamaması içinde üzerine çıkıp bir güzel çiğnenirdi. Samanı elemek, taşından toprağından ayırmak için, damın duvarındaki çivide asılı kalbur ve gözer yerli yerinde dururdu her zaman.  

Sadece Hacer ve Duman için, Yenice Köy özündeki tarlaya yonca ektirirdi babaannem, soğuk alıp işkembelerini üşütmemeleri için, önce gölgede döndüre döndüre bir güzel kuruturdu yoncayı, sonra nacakla ince ince kıyar, Hacer ve Duman’ın kışlık erzakını depolardı, damın kuru bir köşesinde.
Afurdaki samanın üzerine serpilecek bir avuç arpanın çuvalı dururdu bir köşede.

Şehir ineği oldukları için, “ho, ho, ho” diye sığıra katılmazdı Hacer ve Duman. O nedenle de, mal, davar sahiplerinin sığır çobanın dağarcığındaki azığa bazlama, küpecik peyniri ve soğanın cücüğü gibi erzak koymak derdi, telaşesi yoktu şeerde.

Damdan çıkmazdı Hacer ve Duman, kışın soğuğundan yazın sıcağından ve büveleğinden etkilenmezlerdi. Tüm bu hazırlanan törensel ziyafete ve gösterilen ihtimama rağmen, daha öncede dediğim gibi günlük verdikleri süt miktarı beş, altı kiloyu geçmezdi. Nede olsa karasığır malıydılar. Ama evde haftanın yedi günü süt, yoğurt, peynir eksik olmazdı, boldu.

O günlerde karasığır mallarının verdikleri süt azdı belki, ama bereketliydi. Nedenini annemden yeni öğrendim.

“Cuma Sütü

Haftanın altı günü sağılan süt evin ihtiyacı için ayrılır, tek bir gün, Cuma günü sağılan süt ise evde kullanılmaz, komşulara dağıtılırmış ve o nedenle bu komşu hakkına “Cuma Sütü”  denirmiş.

Karasığır mallarından sağılan sütün az ama bereketli olmasının nedeni sanırım bu günlerde unuttuğumuz, komşuluk ve paylaşmak değerleri ile ilgili olsa gerek.

“Cuma Sütü” gibi geleneklerimizi tekrar hatırlamamız dileğiyle.

 Alıntı: [1] Atilla İlhan-Öküz şiirinden