25 Ağustos 2015 Salı

“Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!” dediler…

Bu yaşıma geldim önünden bile geçmemiştim. Uzağına yakınına uğramamıştım. Semtine bile yanaşmamıştım.  Sanki kara bir delik gibi beni içine çekeceğinden mi korkuyordum, nedir? İki ay önce korkunun ecele faydası yok dedim, vardım gittim dayandım kapısına, kapı bir değil iki değil.

Büğelek tutmuş gibi bende bir kıpırtı başladı, yerimde duramıyorum. Döne, döne gireceğim kapı aranıyordum ki, birden karşıma benim gibi şaşkınlara alışkın kapı görevlisi çıktı, buyur etti.

“Hacet kapısı bu yanda beyim senin gibi alışkın olmayanları bu kapıdan içeriye alıyoruz” dedi, kapıcı başı.
Şaşkınlığım ve korkum henüz geçmemişti. “Özür dilerim efendi ağa dedim. Ben hacet gidermek için gelmedim buraya” diyebildim usulca. İçimden de; “Görmediğin elekçisi senin nene gerek! Otur oturduğun yerde,  bu yaşına kadar görmedin, girmedin de ne oldu? Bundan sonra görsen, girsen ne olacak” dedim. Korkuyor muydum ne?

Oysa ölmeden önce yapmam gerekenleri sıralamıştım geçenlerde, ilk on’da burası da vardı. Halbuki yanından geçmekten korkuyordum, “içine beni de çeker” diye, kabusum olmuş rüyalarıma giriyordu.

Hani ak saçlı dedeler vardır ya rüyalara giren, son günlerde onlardan birisi de bana musallat oldu, Ak saçlı dedenin elinden düşürmediği, üzerinde birkaç deliği olan uzunca bir kamış vardı. Dede arada bir kamışı üflüyor, çubuktan çıkan sesin feryadı ile tam mest oluyordum ki, kamışı bırakarak, bir şeyler söylemeye başladı, kulağımı iyice açtım ve dinlemeye koyuldum.

Ak saçlı dede tirada başladı.

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler; 
Kimi …, kimi ….., kimi ……! Dediler.  (Dede fısıltıyla konuştuğu için buraları iyi duyamadım)
Künyeni almak için, partiye ettim telefon, 
“Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!” dediler…

Bunları da duyunca aldı mı beni bir merak, aldı mı bir merak sormayın gitsin. Korkuyu, kamışı unuttum, ucunda ölüm yoktu ya “anasını satayım” girecektim, “geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan büyük kapıdan”
Vara vardım Ankara’nın Dikmen’ine, Dikmen'den aldım bir arsa, arsada bir kaya, kayaya dayandım, yokuşun başında durdum, şapkamı yere vurdum, sağıma baktım, soluma baktım, işte oradaydı, tam karşımda geniş kanatlı hacet kapısı, seçimden seçime adam yerine konanların girdiği kapı.

Tam dalıp girecektim içeri, ‘dur bakalım efendi ağa’ dedi yiğitten biri. ‘Randevun var mı, randevun?’ dedi. ‘Randevun ne ola ki hemşerim, ben Çankırılıyım he mi de içinden, randevu yerine geçer mi?’ dedim. Bıyık altından güldü, kapıya kapı olan yiğit. ‘Ankara’nın Çankaya’sı mı?’ dedi. O an kan beynime sıçradı, beni bir ateş bastı ki, ağustosta Sarı Baba’nın sarı sıcağında, güneş altında, helva-ekmek gözleyen Sarı Baba bebelerine döndüm. Gözlerimi belerttim, kravatı gevşettim, tam bayramlık ağzımı açıyordum ki, karşıdan tanıdık bir sima peyda oldu. Gülen suratlı bir ağabey, melül mahzun bana bakıyordu. Peltek konuşması ve Isparta şivesi ile  ‘Hoş geldin İbraam Bey’ dedi. Ben biraz mahcup biraz hayretle, içimden ‘ben ne günah işledim, beni böyle sınamaya kalkıyorsun Allah’ım. Yumurtaya can veren rabbim, hikmetinden sual olmaz, vardır bir hikmeti.’ dedim      

 ‘Gel dedi’ gülen suratına aşina olduğum ağabey. ‘Bak ben mebus oldum. Sana Meclis-i Mebusan’ı gezdireyim’ dedi. Dokuz metrekarelik odasını gösterdi. Büyük ve de şaşalı makamlara alışkın olduğunu bildiğimden “buraya nasıl sığacak” diye hayıflandım. Halbuki o alışıktı, etrafındaki dalkavuklara, ihale takipçilerine, çaycılara, bacanaklara ve de sektirmezdi dereleri çatılı kiraz bahçelerinde, yıldızlı tepelerde piliçleri, tavukları. Bu daracık odasında zor günler bekliyordu onu. Sanki birazcık da yorgun, yaşlanmış gibiydi.

‘Acıktınız mı?’ dedi.

‘Sabahlayın sıkı cana kahvaltı ettiydim, daha acıkmadım’  dedim. Çok ısrar edince; ‘su baylı içeyim’ dedim. Oysa garnım gurulduyordu. Meclis-i Mebusan’ın aşevinin methini çok duymuştum. Burada yiyon içiyon para vermediğin gibi üstüne diş kirası bilem alıyormuşsun. “Ucuz etin yahnisi yavan olur derler”, ben buna “bedava yemeğin hazmı zor olur” diyeyim de siz anlayın gayri. Hem burada yemek sonunda hazım için Çankırı işi ekşili bamya da yokmuş. Buranın çalışanları daha Çankırı’nın adını bilmiyor ki ekşili bamyasını nerden bilsin.

Ahdettim, cehdettim, yemedim içmedim, gelmişken şu Meclis-i Mebusan’ın bir de helasını görsem nasıl olur, akıllara seza, dedim. Zaten beni ilk karşılayan kapı görevlisi de demişti; ‘burası hacet kapısı’ diye.

Gördüğüme inanamadım. Burada yiyen içenler, önce nasıl olsa bedava diye alguna döker gibi mideyi dolduruyorlar. Sonra, vay ki vay bu ne azamettir. Bu kadar yemeye içmeye, bu kadar kavi mideye böyle hela oluyormuş demek ki.

Aha şu gözlerimle gördüm. Yalanım varsa iki gözüm önüme baksın. Buranın helaları mebus odasından büyük, ortasında kocaman bir taş ve taşın ortasında benzetmek gibi olmasın böyük adam kafası büyüklüğünde bir delük. Bir an gözümün önünde İmaret’deki, Müflis Tepesi’ndeki belediye helaları geldi, onların da algun delikleri adam kafası kadardı, benzetmek gibi olmasın. 

Peltek dilli ağabeye önce onun anladığı dilde ‘bay bay’ çekecektim, sonra; ‘Allahaısmarladık, mebusluğunuz hayırlı olsun, inşallah bir daha görüşmeyiz’ dedim. İçimden de, ‘Allah muhannete muhtaç etmesin, yokluğunu da göstermesin’ diye geçirdim.

Dilime pelesenk oldu, tespih çeker gibi ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Şam’ın şekeri’ diye diye kendimi zor attım Dikmen Kapısından dışarıya.

Ankara’nın Dikmen’i mi?  Bir daha zor görürsün Meclis-i Mebusan’da sen beni.

Kıyısından bile geçmem.