26 Ağustos 2015 Çarşamba

Cin Padişahı ile Kambur

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, birileri Çankırılı'nın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

- Tutun ha, vurun ha!  diye bir gürültü kopmaz mı?

- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar..

İki kalktım, bir hopladım. İzmir - Çankırı arası yedi yüz kilometreyi bir çırpıda atladım.
Baktım; bir kuru kalabalık. 

- Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.

- Hak aramaya gidiyoruz, dediler.

- Hak değirmende olur, dedim.

Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek ve de hariçten gazel okuyarak katıldım bende içlerine, vardık “güçcük” şehrin birine. Aradık taradık, hakkımızı bulduk.

Meğer o da pire değil miymiş?

Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı..

Karıncaya bindin deveyi kucağıma aldım

Tozu dumana kattım vardım gittim, Bastaklı'nın Hanına, oradan bir eşek aldım şeer eşeğidir diye, o eşek anlıma tepti geri dur diye...

Büyük Cami'nin minaresini belime soktum borudur diye…

Taş Mescid'e attılar beni delidir diye…

Çocukluğumuzda bize böyle masallar anlatan rahmetli babaannem, dedi ki; “bu onun eski huyudur”

Bereket inandılar şimdilik beni saldılar. 

O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; Bu da mı yalan?

Var varanın, sür sürenin, baykuşu çoktur viranenin, destursuz yaran ocağına girenin…


CİN PADİŞAHI İLE KAMBUR
 
Havada tozan un zerrecikleri ile etraf beyaza kesilmiş, tavandan sarkan örümcek ağları bile una belenmişti. Ağır işiten kulaklarına rağmen, hissedebiliyordu, dünyanın merkeziymiş gibi dönen değirmen taşı üzerinde ritim tutan tahta kolların tıkırtılarının kesildiğini.

Boş un çuvallarından yapılmış,  köşesinden, yeykinerek kalkmaya çalıştı, dışarıya çıktı.
Üç dört adam boyu yükseltilmiş arkın altından geçerken, çarkların kanatlarına çarparak savrulan sularla ıslanan zeminde kaymamak için, tahta bacağını öne atarak ilerledi. Savakta yeterli su olmadığını görünce, “yine bendi yıktı bu haytalar” diye geçirdi içinden, hafifçe gülümsedi.

Her zaman böyle olurdu, ne zaman taşın üzerindeki tahta parçalarının tıkırtısı kesilse anlardı bendin yıkıldığını, kızamıyordu çocuklara.

O akşam değirmende tek bir konuğu vardı, değirmencinin. Bu konuk kısa boylu, gençten, iki büklüm yürümesine sebep olan, irice bir kamburu sırtında semer gibi taşıyan birisiydi. Adeti değildi değirmencinin misafirlerine sorgu, sual etmek. Nerden gelip nereye gittiğini sormadı. Allah ne verdiyse beraber yediler, gece yarısına doğru kambur adama değirmenin köşesinde yatacağı yeri gösterdi.

-Allah rahatlık versin, dedikten sonra uzaklaştı yanından.

Yol yorgunu olan kambur, derin bir uykuya dalmıştı. Gece hayli ilerlemişti, yakınlardan gelen bir gürültü ile uyandı. Değirmen taşının olduğu taraftan sesler geliyordu. Zifiri karanlıkta, seslerin geldiği yöne kulak kabartmaya çalıştı. Çalgı, çengi seslerine karışan ve aynı nakaratla söylenerek devam eden; “Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe” diye el çırpma sesleri duydu. Tam o tarafa doğru yönelmişken, el çırpıp dans ederek ve “Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe” diye hep aynı nakaratı tekrarlayanlarda onu fark ettiler. Davet ettiler eğlencelerine, biraz korkarak biraz çekinerek katıldı aralarına, şaşkın bir vaziyette etrafını izlemeye başladı.

Bu güne kadar gördüğü insanlara benzemiyordu bu dans edip eğlenenler, kimi uzun kimi kısa, kimisi zayıf, kimisi şişmandı. Elbiseleri eleğimsağma rengindeydi. Paçaları ile etek uçları, dans edip döndüklerinde garip sesler çıkaran ziller ve küçük aynalarla süslenmişti. Biraz daha dikkatli baktığında, hepsinin ortak bir özelliğini fark etti, bu yaratıkların tenleri şeffaf ve pembe bir bulut gibiydi. Derilerinin altında, damarlarında dolaşan mavi kan çok rahat görülebiliyordu.

Değirmen taşı üzerine taht misali kurulmuş olan ve bu gurubun lideri olduğu her halinden belli olan, en süslüleri, el ederek onu yanına çağırdı. “Çok inceliyorsun, çok mu merak ettin bizleri?” dedi.

Başını önüne eğerek cevap vermedi kambur, korkmuyordu ama ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Bu merakını değirmen taşı üzerinde oturan, neşeli gurubun yaşlı ve şişman liderleri giderdi:

-Biz bu değirmenin cinleriyiz. Ben bunların ve bu memleketin padişahıyım. Biz her ay sonu bu değirmende düğün yapar, yer, içer, şarkı söyler eğleniriz. İnsanlar burada, buğday öğütür, gelir geçer ama bizi göremezler. Sen uyanık birisine benziyorsun, aramıza katılmak ister misin, der cin padişahı ve kamburu sofraya davet eder.

Yatmadan önce yediği, değirmencinin ayrana ıslatılmış kuru ekmeğinden sonra bu mükellef sofra karşısında dayanamaz, karnını bir güzel doyurduktan sonra, ortada dans, edip şarkı söyleyen cinlerin arasında bulur kendini. Onlarla beraber dans etmeye başlar ve hep beraber tekrarlanan; “Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe” sözleri ile el çırpar, güler, eğlenir.

Sabahın ilk ışıkları ile beraber, Cin padişahı kamburu yanına çağırır:

-Bre kambur kardeş, sağ olasın bize ne güzel uyum sağladın, sanki kırk yıllık cin gibisin, dile benden ne dilersen, demiş.

Kambur ne diyeceğini bilememiş, ilk aklına gelen kamburundan kurtulmakmış:

-Cin Padişahı, sultanım, beni sırtımdaki şu semer görünümlü kamburumdan kurtarırsanız size minnettar kalırım, demiş.

Cin padişahı; “Ortalık fazla aydınlanmadan hele yamacıma doğru gel” der ve ayaklarının ucuna secde eder gibi eğilmesini ister.

Kambur, cin padişahının ayaklarının dibine, iki dizi üstüne çöker. Cin padişahı, kamburun semer gibi olan sırtını daha önce hiç duymadı bir dilde sözler söyleyerek, ovalamaya başlar. 
Bu ovalamalarla iyice gevşeyen kamburun bir an gözleri kapanır, başı önüne düşer. Sesler kesilmiştir, ayağa kalkar, sağına soluna bakar, hiç kimseyi göremez.

Sabah ışığının değirmenin beyaz toprak zeminine düşürdüğü gölgesine bakar. Bir de ne görsün, kamburu yok, uzanabildiği kadar eliyle sırtını yoklar, gerçekten kamburu yok.
Doğduğu günden beri bir semer gibi taşıdığı kambur yok olmuştur. Kamburdan kurtulmanın sevinci ile değirmenciye “Allahaısmarladık” bile demeden, çıkar gider.

Günlerce yürüdükten sonra, köyüne ulaşmış, kambur olduğunu bilen dostları başından geçenleri merak etmişler, o da değirmende o gece yaşadıklarını bir bir anlatmış.

Bu hikayeyi dinleyenlerden birisinin de, kambur bir arkadaşı varmış. Koşa koşa gitmiş, duyduklarını ona anlatmış.  Bunu duyan ikinci kambur, yola koyulmuş, günlerce gittikten sonra değirmeni bulmuş. Değirmenciye selam sabah vermeden, geçmiş köşeye, hamur teknesinin içine oturmuş, sabırsızlıkla gece yarısını beklemeye başlamış. Cin padişahının tüm avanesi ve hempaları toplanmış, Cin Padişahının baş sallayıp, işaret vermesiyle başlamışlar, çalıp söylemeye, ikinci kambur, davet beklemeden girmiş aralarına, cinler daha şarkıya başlamadan, daha önce duyduğu tekerlemeyi söylemeye başlamış:

Çarşambadır Çarşamba, ne zaman gelecek Perşembe, diye.

Oysa cinler, cin padişahının emri ile bu nakaratı tersten söylüyorlarmış. “Perşembedir Perşembe, ne zaman gelecek Çarşamba” diyerek.

İkinci kambur, bildiğini okumaya devam etmiş. Cin padişahı ve cinler ne kadar kızsalarda belli etmemişler. Sabahın ilk ışıkları değirmenin, örümcek ağları ile kaplı camsız penceresin yüzünü gösterdiğinde, kambur Cin padişahının, “Dile benden ne dilersen” demesini beklemeden, dalkavukluk ederek önünde secdeye varmış. Cin padişahı kamburun bildiği dilde; “El el epelek, epeleğin yarısı, yumurtanın sarısı, hapbel, hüpbel, yarel sarel, sen gir, sen çık” demiş.

Cin padişahı bunları der demez, ortalığı beyaz bir duman kaplamış tüm cinler dumanın içine girip, “poof” diye kaybolmuşlar. Kambur kamburundan kurtulmanın sevinciyle kalkmış secde ettiği yerden, gölgesine bile bakmadan çıkmış dışarıya, günlerce yürümüş varmış köyüne,  doğruca kahveye koşmuş. Onu görenler hayret ve şaşkınlıkla bakıyorlarmış.
Meraklılardan önce ona bu hikayeyi anlatan arkadaşı, sormuş; Ne oldu sana böyle?”

Kambur gülümsemiş;

O değirmene gittim, dediklerini bir bir yaptım, artık ben de kurtuldum kamburumdan” demiş.

Arkadaşı; Bre şaşkaloz dön de aynaya bir bak: “kambur kambur üstünde, tümü de laf ebeliği üstünde.”