24 Şubat 2016 Çarşamba

Çarşamba pazarının mazide kalan o "çemen" kokusu…

Çarşamba pazarının mazide kalan o "çemen" kokusu…
1960’lı yıllarda, benim çocukluğumda, Çankırı’da Çarşamba pazarı Büyük Camii çevresine kurulurdu, Tahtaköprü’den, İmaret’e kadar, tezgahlar iki geçeli sıralanırdı.
“Pamuklandı mıydı kavaklar, Dümelli Kirazı gelirdi ardından”
Daha sonra, sonbahara doğru, Büyük Camii üstünden, Tahtaköprü’ye kadar, Kızılırmak kavunları, turşuluk kelekler, yeşil, iri yuvarlak taneli Çavuş üzümleri, ekmek ayvası, sarı “Kalaycık” ayvası tezgahlara dizilir, müşterisini beklerdi.
Büyük Cami karşısındaki Cumhuriyet Eczanesi (şimdiki Adnan Tolon’un berber dükkanın üstü) ve Hancı İsmail’in hanı civarında, Karaköprü ve Festikan bahçelerinden gelen, şiirlere bile konu olmuş, Çankırı’nın, “yaldızlı mor patlıcanları”, o günlerde organik miydi, değil miydi diye hiç kafa yormadığımız, her biri kaldırım taşı gibi domatesler ve Dızlar Değirmeninin savağından artan buz gibi su ile haftada iki kere suvarılan, incecik, çıtır çıtır, yemyeşil tatlı sivri biberler ve meşhur “Karaköprü hıyarı” meraklısına hazırdı.
İmaret Camii ve civarında ise, yakın köylerden gelen, üzerinde su damlacıkları hala parlayan tuzsuz tereyağları, torba yoğurtları, kalaylı bakır “Debni” veya “Bakraç” içinde Manda (Kömüş) yoğurtları, kamış sepetler içinde halis köy yumurtaları ve yine meşhurlardan “küpecük peyniri” imarette, güzellerin yolunda” arz ı endam ederdi.
Çarşambadan çarşambaya her hafta sanki bir festival, sanki bir bayram vardı Çankırı’da, tezgahların önünden geçit merasimine katılmış çocuklar gibi ciddiyetle geçer, tam tören bitti derken bir yerlerden bizi çeken bir koku belirir, bu koku o derece yoğundur ki, istemeden o tarafa yönelirsiniz. Eğer çok küçükseniz, elinden tuttuğunuz büyüğünüzü o yöne doğru sürüklersiniz, yok kendi başınaysanız, zaten çoktan oradasınızdır.
Peki, neyin peşindesinizdir?
Nedir o koku?
Çankırılı olup da çemeni bilmeyen var mıdır, acep?
Çemenci Hacer Teyzeyi hatırlayanınız var mı?
Kaç kuşak Hacer Teyzenin yaptığı çemenle büyüdük?
Çocukluğumuzda kahvaltıda, kuşluk vaktinde, öğle, ikindi, akşam ve gece sofralarımızın baş tacıydı, bir dilim ekmek üzerine sürülmüş çemen.
Gece yarılarına kadar devam eden, Tatlıçay gezmelerinde acıkınca, evi yakın olanlardan biri, bi koşu gidip ekmek arası çemen hazırlar, arkadaşlarına ziyafet çekerdi.
Evimiz Kastamonu Caddesi üzerinde olduğu için, çoğu gece çemen ekmek ziyafetini genelde ben verirdim. Fikret Tatlıcı şahittir, ona çok ziyafet çekmişliğim vardır.
Kokmazdı..!
O ilk gençlik günlerinde, ramazandan önce annemle pazarlık ederdim; “Temşütte yağlı ekmek yapmazsan oruç tutmam” derdim. Malum yağlı ekmek tok tutar.
Hem Çarşambadan önce bitmemesi için, (malum o gün pazar, ancak o gün çemen alınabiliyor,) hem de ertesi gün susatmaması için yağlı ekmeğe Hacer Teyzenin çemeninden çok az sürmeye çalışırdım. Yanında kızılcık ekşisi ile on beş, on altı tane çemenli yağlı ekmek yediğimi bilirim.
Kokmazdı..!
Otuz ramazan, yağlı ekmek, çemen ve küpecük peyniri olduktan sonra, bayram çabucak gelirdi.
O günlerde gençler teravih namazı için Jet İmamın camisini tercih ederlerdi, cemaatin çoğunlu, iftar temşüt arası muhakkak çemenli bir şeyler yemiş olurdu.
Kokmazdı..!
O günlerde klozet yoktu, İmaret de ve Mühlis Tepesinde algun deliği kocaman olan umumi helalar vardı.
Kokmazdık..!
Bir zaman geldi, baktık ki tuvalette, vücudumuzda çemen kokmaya başladı. İthal, pahalı parfümler bile kâr etmedi.
Bu cennet taamının ne zaman kokmaya başladığını hatırlayanınız var mı?
Ne zaman kokmaya başladı?
Hangi kültür darbesi sebep oldu?
12 Eylül mü?
Klozetin icadı mı?
Marketlerde satılmaya başlaması mı?
Hacer Teyzenin Çemeni ile büyümüş bizlerin, bu çemeni bilmeyenlerle yaptığımız evliliklerin sonrasında mı?
Çankırılı olamayan eşimin, bol ceviz, biber salçası ile halis zeytinyağını karıştırarak yaptığı ve adına çemen dediği şeyin, Hacer
Teyzenin Çemenine benzememesiyle mi?
Ne zaman kokmaya başladı?
Biz ne zaman Çemenci Hacer Teyzeyi ve değerlerimizi unuttuk, o gün kokmaya başladı.
Şimdi artık çemenler kokuyor, biz kadir kıymet bilmez insanları kokutuyor….

12 Şubat 2016 Cuma

"Alooo, Yaran Kebap Evi mi?"

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, birileri Çankırılının beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

- Tutun ha, vurun ha!.. diye bir gürültü kopmaz mı?

- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar.

İki kalktım, bir hopladım. İzmir, Çankırı arası 700 km’ yi bir çırpıda atladım.

Baktım; bir kuru kalabalık.

- Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.


-Çankırı’ya, Alo Akçaabat köfte evi açılmış, yemek çeşitleri son günlerde moda olan açılıma uygun mu uygun. Açılan açılana, saçılan saçılana, aşçı başı da yaman mı yaman.

-Yemek listesinde neler var, dedim.

-Başlangıç olarak Akçaabat Köftesi, ara sıcak Bursa İskender Kebabı, tatlı olarak da, Aydın Yemişi var, daha sayalım mı, dediler.

-Çankırı Yaran Kebabına ne oldu, dedim.

-Maalesef o artık çok meşhur oldu, televizyonlara, revü kızları ile şovlara çıktığından beri onun adı değişti; hani “o şimdi asker” derler ya, onun gibi o şimdi, “Köçek Kebabı”!

-Yeni aş evinde bize dayatılan bu tadına alışamadığımız yemekleri yemeye mecbur muyuz? Hem benim ağzım yabancı yiyeceğe, içeceğe alışkın değildir. Cennet taamı da olsa yiyemem, dedim.

-Çankırılının üstüne, Sarıbaba’nın ölü toprağı serildiğinden seslerini çıkaramazlar, hem İlbay Paşa dalkavuklarının ağzı Vali Kebabına alışkın, bu güne kadar hapur hupur yediler, bundan sonra da yerler, sen canını sıkma, dışarılıklı Çankırılı olarak sen de alış, dediler.

-Aldım sazı;
“Bu bir rıza lokmasıdır, Yiyemezsin demedim mi?” dedim…

-Israrlar karşısında; “Madem öyle, su içeyim baylı” bu mecburiyet lokantasında başka neler varmış, dedim.

- Neler yok ki, dediler!”

Listenin baş tacı Vali Kebabı imiş, başlangıç olarak sunulan İlbay Paşa sosu ile marine edilmiş Akçaabat Köftesini yemeyeni önce sıygaya, daha da akıllanmazsa kulaklarını çekerlermiş! Ziya Paşa ne demiş? “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir.” Akıllı olmalıymışım…

Ara sıcak olarak ise halis muhlis tereyağlı Bursa İskender Kebabı varmış. “Yok, ben Bursa İskender’ini sevmem” diyene eziyet olsun diye; Çangırı şivesi ile “Bursalı mısın kadifeli gelin, Tatlı Çaydan mı geçtin” türküsünü çığırtırlarmış. O da yetmezse, burulmuş koç yumurtası esas vaziyetinde, İstiklal marşının tamamını söyletirlermiş.

Aşevinin camekanında bir tatlı varmış ki, (bir hışımla geldi geçti peh peh peh), kıskanan, sulanan ağızlara layık (laik değil) bu tatlı üzerine Handırı Cevizi serpilmiş, Aydın Yemişiymiş. Bu ballı, kaymaklı Aydın Yemişi, Şekerci Fikri’nin İmaretteki dükkanında imal ettiği latilokum ile birlikte servis edilirmiş.

Çorbanın yemeğin başında mı, sonunda mı içileceği bu memlekette hala tartışıladursun, listede öyle bir çorba varmış ki; Göze fer, kana kuvvet batna cila, topuğa derman, zihne küşayiş veriyormuş, say ki Çankırı’nın Toyga Aşıymış mübarek!

Bu arada;
Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, 700 km öteden, hariçten gazeller okuyarak ve de yalın ayak başıkabak koşarak, vardım çıktım erik ağacına, onda yedim Yeniceköy Çördüğünü, al gözüm İbrahim dedim, seyreyle Çankırı çorbacısının hali pür melalini.

Lahavle çekip yola devam ettim ;

Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı.

Tozu dumana gattım vardım gittim, Bastaklı’nın Hanına, (yarenler aldı sazı; “Bastaklı’nın hanında heybem kaldı damında” deyü türkü çığırır) o handan aldım bir at dorudur diye, o at anlıma debdi geri dur diye...

Böyük Caminin minaresini belime soktum borudur diye…
Taş Mescid'e attılar beni delidür diye…

O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; Bu da mı yalan?

Çocukluğumuzda bize böyle masallar anlatan rahmetli babaannem, dedi ki; bu onun eski huyudur…

Bereket inandılar şimdilik beni saldılar.

Neyse uzatmayalım masala başlayalım.


Çevir kazı yanmasın aman İlbay Paşam duymasın.
(devamı var mı?)

Merak edene:
T.C. Anayasası  
VII. Düşünce ve kanaat hürriyeti
MADDE 25.  Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.
Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

VIII. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti
MADDE 26.  Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir


26 Ocak 2016 Salı

Çarşamba Havaalanında bir Çankırılı...


Evliya Çelebi gibi dilim dönmediği için şefaat dilerken, seyahat dilemiş olacağım ki geçen sene epeyce gezdim.

Malum son yıllarda uçak biletleri şehirler arası otobüs bileti fiyatına yakın, o nedenle de genellikle hava yolunu tercih ettim.

Sadece Çankırı’ya giderken sıkıntı çekiyorum. Esenboğa’da in, karşı yoldan Ülker’in tarafına geçmek için “Duvara vurdum kazmayı Amman Alim…/” oynayan yaren ağalar gibi “protokol yolunu” hoplaya zıplaya aşmaya çalış, Ülker Fabrikasının önünde, köşede lambanın altında bekle, gelen geçen arabaya otostop çek.

Çankırı Otobüsleri artık “ördek” almıyormuş, duymuş muydunuz?

Eskiden öylemi idi? Kırk kişilik otobüste seksen kişi ile giderdik.

Hiç unutmam bir keresinde arka kapının eşiğindeyim, muavinle de usuldan, yavaştan iyicene ahbap olduk. Ahbaplıktan cesaret umarak su isteme gafletinde bulundum. “Ne o ağabey yağlımı yidin” dedi. O gün bu gündür kimseden su istemedim.

Bu arada, milletvekili adaylarımızın dikkatine, kim seçim vaadinde Çankırı’ya havaalanı yaptıracağım derse oyum ona olacak, haberleri olsun, şimdiden.

Son zamanlardaki bu uçak seyahatlerimde bende başka bir hastalık başladı. Uçak isimlerine merak saldım.

Geçtiğimiz yıllarda www.cansaati.org da görmüştüm. Havaalanında çalışan bir hemşerimiz “Çankırı Uçağı” ile fotoğraf çektirmişti.

İşte o gün ahdetmiştim; o uçağı bulacaktım ve o hemşerimiz gibi bende, ucunda Çankırı yazan uçakla fotoğraf çektirecektim. O gün bu gün ne zaman bir uçak görsem burnunun ucundaki yazıyı, ismini görmek için kafamı uzatırım.

Merak bu ya! Uçağa binmeden önce hava alanı penceresinden, ya da binerken körüğün ucundan uçağın ucuna, burnuna bakmaya çalışırım. Bu merak yüzünden, bir keresinde az daha kafam körüğe sıkışıyordu, bereket imdadıma hostes ile host yetiştiydi.

Geçtiğimiz kurban bayramında ilk defa hanım köylü olmak zorunda kaldım. (Çankırılı'ya yakışmaz) İzmir'den Samsun Çarşamba havaalanına uçakla, oradan da Ordu’ya karayolu ile seyahat edecektik.

Samsun Çarşamba havaalanına sağ salim indik, çok şükür. Sağımızda solumuzda uçaklar dizi diziydi. İşte o an ben bünelek tutmuş gibi gıyır gıyır gıyırdamaya başladım. 

Pencere kenarında ki kızıma seslendim.
“Ilgaz, şu uçağın burnunun ucuna bakar mısın, adı neymiş?” dedim.

Ilgaz, “göremiyorum babacığım” dedi.

Bir türlü kurtulamamıştım “Çankırılılıktan.” Ucuz olsun diye yine tekerlek üstüne bilet almıştım. Uçağın kanadı önümüzü kapatıyordu, dışarıyı tam göremiyorduk. 

Elimde iki çanta, arkamda sonradan olma (ama içinden) iki Çankırılı ile oflaya puflaya indim uçaktan. Bu sefer körük yoktu, merdivenden direk aprona inmiştik, önce indiğimiz uçağın ucuna doğru baktım, ”tüh yine denk gelmedi” diye geçirdim içimden. Merakımı bir türlü yenemiyordum. Biraz daha ilerleyince, indiğimiz uçağın burnundan yandaki uçağın ucuna doğru baktım. 

Birde ne göreyim!

Aman Allah’ım ! İşte yıllardır aradığımı bulmuştum...

Elimdeki çantaları meydana küt! diye bırakıp seyirtmeye başladım. Bir yandan da Ilgaz’a bağırıyordum.

“Ilgazzz.... Ilgazzz... çabuk fotoğraf makinesini çıkar” diye.

Benim bu koşuşturmamı gören havaalanı güvenliği de benim peşime düşmemişler mi? Buldumcuk olduğumdan ben farkında değildim.

Hastalığımı bilen eşim:

"Bırakın, bırakın zararsızdır. Yıllardır arıyordu; aradığını buldu, gayesi fotoğraf çektirmek, terörist felan değil, uçağa zarar ziyan vermez” demiş. Bereket inanmışlar, ardımdan koşturmayı bırakmışlar.

İşte o an muradıma ermiştim, dünyalar benim olmuştu, ahdetmiştim, cehdetmiştim ve sonunda emelime nail olmuştum.

Ucunda Çankırı yazan uçağın altında bol bol poz verdim, Ilgaz’'a;

Ilgaz fotoğracılığın mektebinde okuyordu, çeksindi artık, Çankırı Uçağı ile babasının mutluluk hatırasını.

Tekerini okşadım, kuyruğuna elledim, merdiveninde oturdum, kokpitine doğru sıçradım.

Ve o anda, o arife akşamı, Çarşamba Havaalanında, burnunun ucunda gümüş hızma gibi duran, “Çankırı” yazısı ile;

O ve ben bahtiyardık...

Ve ben hiç bu kadar bahtiyar olmamıştım. 

Hayal değil bu..!

İşte bahtiyarlığım fotoğrafı...



31 Aralık 2015 Perşembe

Eyyy! ... "ONMADIK ÇANGIRILILAR"


Osmanlıda “Lotarya” 18. yüzyıl sonlarında, öncelikle Levantenler ve gayrimüslimler arasında görülmüştür. Abdülaziz döneminde iane (yardım) amaçlı başlayan piyango, Cumhuriyetin ilk yıllarında da Tayyare Piyangosu olarak devam etmiş, önce her şeyimizde olduğu gibi "Millileşmiş" Bu günlerde ise "özelleşmiştir"

Özellikle yılbaşlarında milyoner olma, köşeyi dönme heveslilerinin "şanslı" bayiler önünde kuyruğa girmeleri olağan bir vak'a haline gelmiştir.

Geçmiş yıllarda başlarına piyangonun kuşu konanların sonları ise ‘Eğri Ahmet’in beygiri gibi’ olduğu istatistiklerle sabittir.

Piyangonun ünlü bayileri ise göz önünde oldukları için hep İstanbul’dan çıkmıştır. Milli Piyango'nun tarihçesinde, piyangonun ünlü satıcıları olarak; Nimet Abla, Tek Kollu Cemal, Uzun Ömer, Cüce Simon sayılmaktadır.

İstanbul’u atlayıp, Çankırı’ya kısaca sadede gelirsek, tüm bu girizgâhı Çankırı’nın en meşhur Milli Piyango Bayisi Hüseyin Amca’yı hatırlatmak için yaptım.

Aile lakabı İmaretoğulları olan Hüseyin Amcanın mekânı Uslu Eczanesinin önündeki bir sandalyeydi. Ufak tefekti, başına biraz büyük gelen kasketi hafifçe bir yana kaymış, ayak ayak üstüne atarak oturduğu yerden, takma dişlerini takırdata takırdata, elindeki biletleri başparmağı ile oynatarak seslenirdi; “Onmadıklar… Onmadık Müşteriler” diye.

Büyük Camiden, Anıt'a aşağıya giderken, sağ köşede, İnandıklar’ın Hasan’ın bakkaliyesi, onun altında Ülker Bayi Mehmet ve Nazmi Evci kardeşlerin Evciler Ticarethanesi, daha sonra Kiremitçi'nin kahvesi, kahvenin hemen önünde Hüseyin Amca’nın kardeşi olan, Boyacı Kahraman otururdu.

Karşıda Pastırmacı Coruk, Çorumlu Leblebici, Tuzcular arastasını geçince, yine sağda, önce Şakir Yonkul’un işlettiği Yeni Zevk Lokantası, daha sonra Leylekli Banka (Yapı Kredi) olan mekan bulunurdu.

Pirinç pazarının girişinde üste Kuru Kahveci Karpuzcular, karşı köşede, revanisi ile meşhur, Ahmet ve İsmail Büyükçakır kardeşlerle, Kazım Bey'in ortak olduğu, "Çakır’ın Pastanesi.” Pastaneden sonra İstasyon caddesi ile İmaret'ten, Muhlis Tepesine giden Kuyumcular ve devamı Manifaturacılar sokaklarının kesiştiği köşede, sağda Erişen’in Saatçi dükkanı, karşısında Akbank, sol alt köşede, Önce Dodurlar’ın, daha sonraki yıllarda Sırmacı’nın Tuhafiye dükkanı, tam karşısında Uslu Eczanesi. Ve işte “Onmadık Müşterilerine” seslenen Piyangocu Hüseyin Amca'nın devamlı mekanı.

Hüseyin Amcanın müdavimleri vardı, onlar için düz seri, çapraz seri biletler hazırlardı. Akşamları ise sabah lokanta, akşam meyhane olan, “Çankırı Meyhanelerini” dolanırdı.

Bu meyhanelerin (benimde hatırlayamadığım) en eskisi 1950 li yıllarda, Buğday Pazarı, Aşağı Eşikli Aralıktan sonra, Zeki Müren’nin askerliği süresince oturduğu Çankırı’nın ilk apartmanı olan Deniz Apartmanının altında “Bacak Osman’ın” Meyhanesiymiş.

1960 ve 1970'li yıllarda en bilinenleri ise, yukarıda yerini tarif ettiğim Yeni Zevk, Pirinç Pazarındaki Uğrak, Belediyenin arkasında, Nergiz Mehmet’in ‘Koltuk Meyhanesi.” Bugünkü Valiliğin tam karşısında Cızcız İhsan’ın işlettiği, müdavimlerinin “Kelemlik” diye tabir ettiği Park Lokantası.



Mehmet Nergiz Koltuk Meyhanesi: Soldan sağa,Ali Ballı, Mehmet Nergiz, Kadir Kıymaz (Nam-ı diğer: Keş Kadir), ........ ve Hüseyin Günay (Çürük) (Sadi Kıymaz Arşivi)


Son olarak da Çay boyundaki Şehir Lokantası ve Şehir Kulübündeki "Onmadık Müşterilerinin" ayağına götürürdü talih kuşunu.

Başına talih kuşu ‘edince’ piyango bileti almaya koşanların, ağızlarına 'edenleri' baş tacı ettikleri günümüzde, ne Piyangocu Hüseyin Amca kaldı ne de "Onmadık Müşterileri" ...

"O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler”
(Ve geri dönmeyecekler.)

“Demirin tuncuna, insanın …... kaldık”

Merak edene
Onmadık:1. Talihi yaver gitmeyen, başı beladan kurtulmayan. 2. Bereketsiz.




12 Aralık 2015 Cumartesi

"Çankırılı Keçi Burcundan..."

“Çankırı Keçisi” o kadar mübarek bir hayvandır ki, biz Çankırılıların tüm yaşamında fark edemediğimiz çok yönlü etkisi vardır.
Etiyle, sütüyle beslendik, büyüdük.
Büyük analarımızın yününden ördüğü yelekle, çorapla ısındık. 
Çorap eskisini kırık leblebi ile değiştirip, çocukça mutlu olduk.
“Hak için kurban, küp için sızgıç", diyerek kurbanlık,"etlik" yaptık.
Kalaylı bakır tavalarda kavurduk. Kavurmasını tenekelere bastık. Tarhana aşına, bulgur aşına kattık.
Kellesini, ayaklarını demürcüler arastasında ütülettik. Paça yaptık, çorba yaptık.
Tüm bu saydıklarımız, sayamadıklarımız sonra; Etini geçmiş yıllarda bolca tükettiğimizden olsa gerek, biz Çankırılılar bu mübarek hayvanın huyunu da almışız.
Keçinin huyu genlerimize işlemiş.

"Kaş'a gitti baş toklu, peşi sıra gitti beş toklu"......
Hatırlarsınız geçtiğimiz yıllarda ulusal basında yazıldı, TV.’ler de gösterildi. Doğu da sürünün içinden bir koyunun uçurumdan atlaması ile hepsi birbirinin peşinden atlayarak telef olmuşlardı.
Keçilerin bu özelliği yok biliyorsunuz?
Ne yazık ki, keçi çobanı olamadım ama bir Çankırılı olarak iyi biliyorum ki, keçiler, koyun gibi bir arada durmaz, dağınık yayılırlar.
Biz Çankırılılar gibi dağınık dururlar yani!
Buradan çıkaracağımız "kıssadan hisse":
Çankırılının birisi kendini "koyun gibi uçurumdan atarsa" Keçi burcundan olduğumuz ve de dağıldığımız için birbirimizi takip ederek telef olmayız.
Bu iyi bir özelliğimiz gibi görünse de, hayırlı bir iş için hemşehrilerden birisi öne çıktığında, genlerimize işleyen keçi burcu özelliğimiz nedeniyle, keçi gibi dağılıyoruz.
Bu dağınıklığın somut örneği, sivil toplum örgütlerimizde sıkça görülmektedir.
Bizi asıl kaygılandıran ise, keçi burcundan olan bazı Çankırılıların yükselen burcunun “koyun” olması.

"Kara koyun etli olur, kavurması datlı olur."

31 Ekim 2015 Cumartesi

ODUN!

Elekçi İbram Handırı’dan kestiği odunları eşeğine yüklemiş, İmaret’ten yukarı, Odun Pazarına doğru giderken, mukallit Kengrilinin biri önünü kesmiş; "Elekçi yükün nedir?" diye sormuş.
Elekçi İbram, "odun" demiş. Kengrili, "ben sana godum" diyerek elekçi ile eğlenmiş.
Bir gün Elekçi İbram, bu mukallit Kengrilinin, dik kulaklı şeer eşeğinin iki yanına sardığı, yükünden dolayı gıcır, gıcır gıcırdayan ‘heyleri” yüklemiş, Uzunyol’dan İmarete doğru geldiğini görünce hemen yanına gitmiş;
"Efendi ağa yükün nedir" diye sormuş.
Kengrili kendinden emin, bıyık altından gülerekten; "Karaköprü Hıyarı" demiş.
Elekçi İbram, "ben sana godum" diye cevap vermiş.
Kengrili, "e elekçi hiç uydu mu?" deyince.
Elekçi İbram cevabı yapıştırmış, "uysa da godum, uymasa da godum"

Bu meselin kıssadan hissesi;
Hani bir zamanlar birileri, “odunu aday yapsam seçtiririm” demiş ya, işte bu günlerde de, memleketin birinde birileri de odunun cinsine, cibilliyetine bakmadan.
"Kestane, gürgen, palamut altı yaprak, üstü bulut. Gel burada sen derdi unut, orman ne güzel, ne güzel", demeden.
Kimselere sormadan soruşturmadan, içi boş, esnek, yer yöne kıvrılan ve de kıvıran, arsız, her yerde biten "osuruk" ağacını aday göstermek istermiş.
Şehrin ileri gelenleri ve de önde gidenleri; "Aman beyefendi hiç olur mu, ‘osuruk’ ağacından aday?" demişler.
Beyefendi; "Diğerleri odun da bu odun değil mi? Bunun neyi eksik?" diye sormuş ileri gelenlere ve önde gidenlere.
Beyefendi devamla, “Siz odunun cinsini, cibiliyetini, benim seçtirme yeteneğimi, onu bunu boş verinde, siz bu odunu seçiyor musunuz, seçmiyor musunuz?
Siz ‘gocuklu celep kaldırınca sopasını’ sürüye katılanlardan mısınız?
Onu bana diyiverin hele bi yol" demiş.
Uydu mu?

Merak edene:
Bu meselde anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür, hayal edilmiş olmaları gerçek olmadıkları manasına gelmez, sadece hayal edilebilir olduklarını gösterir
Mukallit: Taklitçi

3 Ekim 2015 Cumartesi

Elekçi açılımı!...

14 Mart 2010 Pazar günü, İstanbul’da yapılan “Roman Açılımına” Sayın Başbakanımızın davetlisi olarak, Çankırı Elekçileri Platformu Başkanı olarak katıldım. En ön sırada, kameraların beni görebileceği bir yerde sabahın erken saatlerinde yerimi aldım.

“Elekçilik Bir Meslektir. İlbay Paşalık Meslek Değildir”“Elek, kalbur, gözer. Yaşasın Elekçiler” yazılı pankartımı salonun en görünen yerine astım.

Başbakanımız, Abdi İpekçi Spor Salonunda yapılan “Roman Buluşması”ndaki konuşmasına, “Sevgili Roman kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, can yoldaşlarım, hepinizi gönülden muhabbetle selamlıyorum.

Türkiye'nin dört bir yanından Eskişehir'den, Kırklareli'den, Tekirdağ'dan, Edirne'den, Düzce'den, İzmir'den, Sakarya'dan, Kocaeli'den, Bursa'dan, Adana'dan, Çankırı'dan, Kilis'ten, Ankara'dan, diğer tüm illerimizden, İstanbul'umuzun değişik semtlerinden hoş geldiniz, sefalar getirdiniz” dedikten sonra, “Elekçi kardeşlerimi ayrıca selamlıyorum” diyerek, biz Çankırılılara olan muhabbetlerini özenle vurgulayarak başladı.

İlleri sayarken sıra Çankırı’ya geldiğinde Sayın Başbakanla göz göze geldik. Benim gözlerimden iki damla yaş süzüldü. Bu güne kadar gelen başbakanlar, bakanlar ve hatta valiler “biz elekçilere” hep buçuk muamelesi yapmıştı. İlk defa bir başbakan bizi adam yerine koyuyordu. Bundan sonra, Çankırı’da görev yapan bürokratlar bize “buçuk” muamelesi yapamayacaklar. Yaptığımız eleştirileri dikkate alacaklar, hazmedemedikleri eleştirilerden, yazılanlardan sonra, soyumuzu, sopumuzu, aslımızı, faslımız araştırmaya, soruşturmaya kalkamayacaklardı. Halbuki onlar bilmiyordu, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” idi.

Açılım sonunda Sayın Başbakanla baş başa yaptığımız özel görüşmede, öncelikle ilimizin sorunlarını maddeler halinde dile getirerek ve yazılı olarak kendilerine takdim ettik.

Sayın Başbakana elden ilettiğimiz dilekçemizde değindiğimiz bazı konular şunlardı.

Çankırı’ya tayin olan bürokratların, havasından mıdır, suyundan mıdır nedendir bilinmez; Yaran kültüründen gelen kuru nezaketlerinden dolayı seslerini fazla çıkaramayan biz elekçilerin başına, padişah, kral kesildiklerini, hort-zort ettiklerini, iş yapmayıp yapıyormuş gibi göründüklerini, Çankırılıya Çankırı propagandası yaptıklarını, söyledik.

Başbakanımızın, fakir-fukaraya, garip-gurebaya dağıtılmak üzere gönderdikleri kömüre sahip çıkamadıklarını, çaldırdıklarını söyledik. Sayın Başbakan bunu duyunca çok sinirlendi, burnundan soluyordu, yanındakilere talimat vererek bu konunun takip edilmesini ve en kısa zamanda, tez elden gereğinin yapılmasını emretti.

Çankırı’da eğitimin olmadığını, okullarda eğitim dışında her türlü kirliliğin olduğunu, turizm, sanayi ve tarımda hep geri kaldığımızı, yollarımızın, köylerimizin içler acısı halini genel manada ilettik.

Başbakanımızın, Çankırı’ya tayin ettikleri bazı bürokratların, bu eksiklikleri, yoklukları gidermek, çalışmak yerine, zevk-ü sefada, davetten davete, “caba gövecinin” başından hiç ayrılmadıklarını, gündüzleri “okey” oynayarak, akşamları bahçede besledikleri “oynak güvercinleri” yemleyerek, Yıldız Tepe’de, Ilgaz'da ski (kayak) kayarak, “ciğerci kedileri” ile dedikodu yaparak vakitlerini geçirdiklerini ve de biz "elekçilerin" umudunun her yeni kararname ile tazelendiğini ilettik.

Son olarak, açılıma katılanlara verilen 100 TL yol harcırahının (yolluğun), diğer illerden gelenlere valiliklerince ödendiğini, biz Çankırılı "elekçilere" bu harcırahın vilayet tarafından ödenmediğini, konunun araştırılmasını arz ettik.

Sayın Başbakanımız, biz Çankırılı "elekçilerin" sorunları ile bizzat ilgileneceklerini, bürokratlara da gereken uyarıyı yapacaklarını, “Bu ülkede hiç kimsenin, hiç kimseye buçuk muamelesi yapamayacağını” ve son olarak da, “Nush ile uslanmayana ederiz tekdir” diyerek, tüm "elekçilere" selamlarını iletmemizi istediler.

Sayın Başbakanımıza biz "elekçilerin" sorunlarıyla yakından ilgilendikleri için çok teşekkür ediyoruz.
Başbakanımızın başlattığı “elekçi açılımının” önümüzdeki günlerde, Çankırı bürokrasisindeki yansımalarını da merakla bekliyoruz.

Çankırı Elekçileri Platformu Başkanı
İbrahim Zencirci