26 Ağustos 2015 Çarşamba

“TEZEKTEN KÖPRÜNÜN, OSSURUKTAN OLUR DİREĞİ"



Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, birileri Kengrililerin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

- Tutun ha, vurun ha! Diye bir gürültü kopmaz mı?

- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar...

İki kalktım, bir hopladım, yedi yüz kilometreyi bir çırpıda atladım. Baktım; bir kuru kalabalık.

- Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.

-Germece’ye yeni köprü yapılmış onun açılışı var, hem de göveç, baklava, börek yiyeceğiz, ziyafet var kurdela kesme törenine gidiyoruz, dediler. 

-Boşuna gidiyorsunuz; “Tezekten köprünün, ossuruktan olur direği” dedim. 

Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek ve de uzaklardan gazel okuyarak, belki gövecin suyuna ekmek banarım diyerek. aralarına katıldım ben de!

Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı...

Tozu dumana kattım vardım gittim, Hancı Halil Ağanın Ilgaz’daki hanına, oradan bir at aldım dorudur diye, o at alnıma depti "geri dur" diye...

Çerkeş’in Muradiye Camisinin minaresini belime soktum borudur diye…

Taş Mescid'e attılar beni delidür diye…

O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; Bu da mı yalan?

Çocukluğumuzda bize böyle masallar anlatan rahmetli babaannem, dedi ki; bu onun eski huyudur…

Bereket inandılar şimdilik beni saldılar. 

Var varanın, sür sürenin, destursuz Germece Köprüsüne çıkanın vay haline.

GERMECE KÖPRÜSÜ
Uzak çağların yakın kenti olduğu iddia edilen memleketin birinde bir imam varmış. Bu imam bildiğiniz imamlardan değil, asıl işi, mesleği olmamasına karşın özellikle inşaattan iyi anlarmış ya da kendisi anladığını sanırmış. Kimse de ona "efendi ağa bu senin işin değil sen asıl işine bak" demezmiş.

İnşaattan ve de yol mühendisliğinden çok iyi hem de çok iyi anladığını her fırsatta ifade eden imam efendi. Demirci ustasına kelebek bağlamayı, duvarcı ustasına tuğlayı nasıl ıslatacağını, köprü yapan müteahhide ne kadar çimento, ne kadar demir kullanacağını öğreten ve de her şeyi bilen ulu bir bilgeymiş ki, Mevla’m onun gibi çok bileni her memlekete nasip etmemiş.

İmam efendi inşaatı ile bizzat ilgilendiği okul, futbol sahası, köprü gibi yapılar bittiğinde de açılış merasimine, kurdela kesmeye, dalkavuk hempalarından oluşan geniş bir cemaatle gidermiş.

Zamanın birinde yakın köydeki yeni yapılan köprünün açılışına da yine dalkavuk cemaati ile birlikte gitmiş. Açılış merasiminden önce her zaman olduğu gibi sofralar kurulmuşmuş. Papatyam dizisindeki Necati Ustanın meşhur caba göveci, ağır makineli nohut, pilav üstü az kuru, Çerkeş baklavası ve de o köyün Ankara’da bal diye satılan Germece kavunundan yemişler de, yemişler. Hazım için üstüne de bir lenger ekşili bamyaya kaşık sallamışlar, olmuş mu mideler kavi!

İmam ve hempalarından oluşan geniş cemaat karınlarını oğuştura oğuştura, açılış merasiminin yapılacağı köprünün başına gelmişler. Bando-mızıka cıstaka cıstak cenk havası vurmakta, köyün seferberlik görmüş yaşlıları ağlaşmakta, garılar ve yaşlı neneler çarlarının ucuyla gözyaşlarını silmekte, belik, beşik ellerinde balon ve bayraklarla, keçi gıcılarının arasında sağa sola seğirtmedeler.

Diyesin ki; "Angara’dan ağabeyimiz gelmiş, köyde bayram havası".

Bizim İmam Efendi makası almış eline kurdelaya tam vuracakken, birden garnı gurul gurul guruldamaya başlamış. Guruldama ki ne guruldama, şimşek çaktıktan sonra gök gürler ya, say ki o hesap. Tam o esnada uzaktan gelen selin gürüldemesi ve borazan sesi gibi nameli önce bir kısa “zart”, arkasından orta şiddette bir “zaaart” ve de son olarak güçlü bir “zooorttt” diye bir ossurmuş ki bizim imam efendi. Evden, ocaktan ırak olsun. Şenliğe katılan millet zelzele oluyor diye sağa, sola kaçışıvermişler.

Dalkavuk hempaları her zaman yaptıkları gibi alkışa başlamış, işte ne olduysa o an olmuş, müteahhidin özenerek, mühendislerin de yetim hakkı, kul hakkı, üzerimizde kalmasın diye yapımını an be an kontrol ettikleri köprü, o zorlu osuruğa dayanamayıp “güüürrrp” diye göçmemiş mi?

Bizim İmam Efendi, “Tiz heyet oluşturula, bunun suçlusu buluna, suçlu kimse cezasını çeke, 44 bin akçe harcandı, bir yellenmeyle yıkıldı. Yenisi kısa sürede yapıla.” demiş.

Ve bunları söyledikten sonra da, ilk yellenenin kendisi olduğu aklına gelmiş, bunu kendisine ar, gurur yapmış, az biraz da utanmış olacak ki, o köyü de o memleketi de terk-i diyar eylemiş.

Aradan uzun seneler geçmiş. İmam görev yaptığı o memleketi çok özlemiş.

-“Olayı ben bile hatırlamıyorum, bu memleketin insanları da balık hafızalı onlar da unutmuştur.” diyerek yola koyulmuş, Karaşıh köyünü geçmiş, Germece sapağına geldiğinde, küçük bir çocukla karşılaşmış. Eski zamanlarda çocuklara bolca dağıttığı lolipop şekerlerinden bir tane uzatmış ve sormuş.

-“Sen kaç yaşındasın evladım?”

Çocuk;

-“Valla yaşımı bilmem, imam osurunca, şu gördüğün köprü yıkılmış, halen de yıkıldığı gibi duruyor. İşte ben, imamın osurduğu o yıl doğmuşum” der.


Merak edene:
Bu meselde anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür, hayal edilmiş olmaları gerçek olmadıkları manasına gelmez, sadece hayal edilebilir olduklarını gösterir

AYER ZELA

Çevir kazı yanmasın, aman yâran ağalar uyanmasın(!)

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, birileri Çangırılıların beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

- Tutun ha, vurun ha! diye bir gürültü kopmaz mı?

- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar..

İki kalktım, bir hopladım, yedi yüz kilometreyi bir çırpıda atladım.

Baktım; bir kuru kalabalık.

- Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.

- Zayde Hala’dan masallar dinlemeye, dediler.

-Masalcı Zayde Hala benim babannem olur, kış geceleri ocak başında çok mesel dinlemişliğimiz vardır. Gelin babannemin mesellerini bir de benden dinleyin, dedim. Masal ve de mesel meraklılarının hepsi gelip yamacıma dizildiler. "Başlar mısın başlayalım mı? Karagözün evini taşlayalım mı?” diyerek, tempo tutup el çırptılar.

Buyurun, başlayalım masalımıza…

Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı.

Karıncaya bindin deveyi kucağıma aldım.

Tozu dumana kattım vardım gittim, Yeniceköylü Kadir Ağanın İmaret'teki hanına, oradan bir at aldım dorudur diye, o at anlıma tepti geri dur diye...

Büyük Caminin minaresini belime soktum borudur diye…

Taş Mescid'e attılar beni delidir diye…

Babannem, dedi ki; “bu onun eski huyudur”

Bereket inandılar şimdilik beni saldılar.

Var varanın, sür sürenin, baykuşu çoktur viranenin, selamsız, destursuz yaran ocağına girenin…
O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; Bu da mı yalan?

AYER ZELA

Vaktiyle memleketin birinde Zela adında çokbilmiş bir kadın varmış. Bu kadını tanıyanlar ona Ayer Zela da derlermiş. Ayer Zela o memleketin beylerinin, paşalarının hanımlarına, kızlarına dil dersi verirmiş.

Paşalardan birisinin kerimesi, o memleketin tellalını severmiş. Ayer Zela bunu öğrenmiş. Bir gün gene ders vermeye gitmiş konağa. Paşanın konağında kazlar, ördekler “vak vak vak” bağırışırlarmış.

Biraz safça olan paşanın kerimesine, Ayer Zela;

-A hanımım bu kazların, ördeklerin gürültüsünü neden çekiyorsun, demiş.

-Ne yapayım Zela Hanım?

-Onları bana ver de, ben onlara dil öğreteyim!

-Kazlar, ördekler dil öğrenir mi?

-Tabi öğrenir, siz öğreniyorsunuz ya, onlar neden öğrenmesin? Hem ben onları bir dil öğreteyim sen de gör, demiş.

Paşanın kerimesi.

-Peki, al götür, demiş.

Ayer Zela kazların, ördeklerin her gün birini kesmiş yemiş. Aradan aylar geçmiş, paşanın kerimesi sormuş.

-Kazlar, ördekler ne yapıyor?

Ayer Zela;

-Pek güzel dil öğreniyorlar, hizmetçileri odadan çıkarın da size anlatayım, demiş.

Paşanın kerimesi hizmetçileri, odalıkları dışarıya çıkarmış. Odada kimse kalmayınca, Ayer Zela;

-Ördekler iyi öğreniyor da, kazlar arada bir bazı şeyler söylüyorlar. Ne yapsam onlara bir türlü dil öğretemedim. Her gün; “Dil lala, dil lala, bizim hanım paraları yedirdi tellala” diyorlar da başka bir şey demiyorlar, demiş.

-Aaaa o ne demekmiş? Aman Zela Hanım paşa babam duymasın, kazları da, ördekleri de sakın buraya getirme, kes ye, afiyet olsun.

Aradan zaman geçmiş, kazların, ördeklerin kimi "yaren kebabı" olmuş, kimi fırında kızarmış, sonunda hepsi afiyetle yenmiş.

En sonunda tek bir kaz kalmış. Ayer Zela ile Lalası son kazı pişirirken, paşa da derin uykulardaymış, nar gibi kızaran kazın kokusu tüm memleketi sarmış, derin uykudaki paşa, kızarmış kaz kokusunu alınca, bir sağına bir soluna dönmeye başlamış, Ayer Zela, Lala’sına usulca seslenmiş.

-Lala, çevir kazı yanmasın, aman yaran ağalar ve de paşa uyanmasın...
...
Ol memleketin uyuyan güzelleri aman, sakın uyanmasın…
Yetti gayrı; uyuyan güzeller uyansın, yarenoğlanları da olsun nadim..
Hemşehrileri hayırla ansın onları, olsun dost kadim.
"Ebced Memed" hesabı ile düşürdü bu tarihi “Elekçi İbrahim”

25 Ağustos 2015 Salı

“İmaret de Güzellerin Yoludur”

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, birileri Çankırılının beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

– Tutun ha, vurun ha..! diye bir gürültü kopmaz mı?

– Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar..

İki kalktım, bir hopladım. İzmir, Çankırı arası 700 km’ yi bir çırpıda atladım.

Baktım; bir kuru kalabalık.

– Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.

-İmaret de güzellerin yoluymuş, ‘güzel bakmaya’ gidiyoruz. Dediler.

Çayır, çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek ve de ötelerden gazel okuyarak İmaret yolcularının ve “hık” deyicilerin arasına katıldım ben de!

Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı..

Tozu dumana kattım vardım gittim, Hancı İsmail’in İmaretteki hanına, oradan bir at aldım dorudur diye, o at anlıma depti geri dur diye…

Böyük Caminin minaresini belime soktum borudur diye…

Taş Mescid’e attılar beni delidür diye…

O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; Bu da mı yalan?

Çocukluğumuzda bize böle masallar anlatan rahmetli babaannem, dedi ki; bu onun eski huyudur…

Bereket inandılar şimdilik beni saldılar.

Neyse uzatmayalım masala başlayalım.

 

“İmaret de Güzellerin Yoludur”

Ben Çankırılı Bir Eşeğim. Evet, ben Çankırılı meşhur bir eşeğim. Öyle bildiğiniz eşeklerden bellemeyin. On beş yıllık çilekeş yaşamımdan sonra, yaklaşık iki yüz yıldır payandalarla da olsa ayaktayım, hala çok şükür. Son yıllarda camekana bile koydular beni, eğer yolu düşüp de ziyaret edeniniz varsa, Tuz Mağarasının girişinde beni görmüş olmanız gerekir. Tuz Mağarasına gelip de karşımda temenna etmeden geçeni bu güne kadar henüz ben görmedim.

Geçip giden ömür sahnemden hal-i pür melalimi dinlemek ister misiniz?

Tuz Mağarası o zamanlarda özel idareye aitti, o nedenle devletin kadrolu eşeği olurum.

Pipolu, papyonlu, eyyamcı ve mahalle muhtarı bile olamayacak nice ilbay paşalar, nice şehreminiler, nice mebuslar karşımda temenna ederek, arz-ı hörmetlerini bildirmişlerdir.

Nice yontucular, piyanistler, hocalar, okul bebeleri geldi geçti önümden. Benimle hatıra fotoğrafı çektirmeden gideni hiç mi hiç olmadı! Öyle meşhurum yani…

Piyanist dedim de aklıma geldi, geçmiş yıllarda eski İlbay Paşanın marifeti ile bizim mağarada piyano resitali verildi, iki yüz yıllık ömrümde ne ben, ne de Çankırı, Çankırı olalı böyle zulüm görmemişti, arkadaş…

Devletin kadrolu eşeği olmayı, öyle kolay bellemeyin, ne Ünür’ün küfürbaz eşeğine, ne Kavra’nın kibar eşeğine, ne Boyalcanın datlı su taşıyan çilekeş eşeğine, ne de Şeerin  arpası bol verilen dik kulaklı eşeklerine benzemem. Merzifon eşeğinin benim yanımda esamesi bile okunmaz.

Boru değil bu! Tuz Mağarasının kadrolu eşeği dedin miydi, şöyle bir geri duracaksın. Suyu geçerken geri geri basan inatçı eşekler gibi önce bir dineleceksin, geriye doğru.

Ayrıcana ümük dokuz boğumdur. O nedenle iyicene düşünüp, tarttıktan sonra ve de diyeceğini bir çırpıda söyledikten sonra benimle muhatap olacaksın arkadaş, hem ben senin ilen muhatap olacak mıyım bakalım, o da var.

Neyse, sadede gelelim bi yol.

Henüz kadroya geçtiğim ilk yıllardaydı, sahibim “Elekçi İbram” (İbram kadrolu değel) Çarşamba sabahı, gün ışımadan, ben diyiyim elli okka, siz diyin yüz okka kaya tuzu doldurulmuş telisleri, kaşı gözü kağşamış semerimin iki yanına sarar, Köse Hoca sabah ezanına çökmeden, İbram ilen ben Boyalca’nın kaşına varırdık.

Uzaktan şeer görünür, ışıkları ıldır ıldır parıldamaya başlardı. Şehre gidiyorum diye bende bi gayret, bi gayret sormayın gitsin. Acı çaydan geçerken inadına suyun gözüne, gözüne, en derinine girerdim, Acı Çay tuza doymuş doyacağı kadar, bizim yükten de ecücük yalayıp alsa, yükümüzü hafifletse ne olur? Acı Çay’da feraset ne arasın..?

İmaret’te, Tuzcular Arastası’na yükü indirdiğimizde, İbram yularımı üzerime attı mıydı, artık akşama kadar serbestim. Gezer dolaşırım Çankırı’nın kesme taşlı sokaklarında, çoğu zaman yolu İmaret’e düşürürüm.

Arasta’daki Kuşçular Kahvesinde yaren ağanın birisi (adı Metin) elinde saz ha bire; “İmaret de Güzellerin yoludur” diye türkü çığırır durur, sanki başka türkü bilmez gibi. Ben ise kavrukluğuma, bir deri bir kemik halime bakmadan, gözleri sürmeli şeerli bir sıpa hayal eder, görür müyüm acaba diyerek, İmaret’ten ayrılmam, hani gözellerin yoluymuş ya İmaret. Arar dururum, sıpa gözlü şeerli bir eşek.

Ne Abalı’nın sıcak hanı, ne samanın üzerine serpilmiş bir avuç arpa, aklıma gelir. Unuturum açlığı, yorgunluğu…

İmaret ile Odunpazarı arasında, avara, avara dolaşırken birden; Uzun yoldan İmarete doğru, nallarını şakırdata, şakırdata gelen bir şeer eşeği ilişti gözüme, hiç bizim oranın eşeklerine benzemiyor. Sanki Yapraklı Yaylasında başpehlivanlığa soyunmuş yiğit gibi etrafa çalım satıyor. Kulakları dik mi dik. Sırtında bir palan var ki, benim sırtımda ki semer denilen çul çaputtan utanır gibi oldum bir an, kadrolu olmanın cesareti ile sordum;

-Efendi ağa nerden gelir nereye gidersin? Yiğitliğine, pehlivanlığına, maşallah, nazar değmesin inşallah…
Pehlivan yapılı şeer eşeği, meğersimiyormuşcasına yukardan aşağıya önce bir güzel süzdü beni… Sonra nameli bir anırma ile gürledi…

-Bire samanı az gelmiş kavruk, sen benim kim olduğumu biliyor musun?

Fısıltı halinde;
– Adını bağışla pehlivan… Diyebildim sadece…


-Ben ki, ilbay paşalara, şehremaneti başkanlarına, baş ağalara hizmette kusur etmemiş bir eşeğim. Yediğim arpa önümde, yemediğim yonca ardımda, Senin ne ağzına benim adımı sormak! Benim soyum-sopum ismim cismim belli. Sen kimsin? İn misin, cin misin? Önce onu diyiver hele, dedi.

– Aman diyeyim pehlivan, sen amanı bilir misin? Ben tuz mağarasının garip, zavallı bir eşeğiyim, devletin kadrosuna güvenerek sana sual ettiydim. Affet pehlivan… Diyerek aşağıdan almaya çalıştım…

-Hah şöyle yola gel dedi… Yapraklı Yaylasında başpehlivanlığa soyunmuş kılıklı şeer eşeği…

-Sen ne ararsın burada ‘kavruk’? Diye sordu…

-İmaret güzellerin yoluymuş ya, acaba kısmetime bi güzelde bana düşer mi? Bana “evet” diyecek bir şeer eşeği var mıdır? Diye bakınmaktayım sağa sola ağam, dedim.

Pehlivan yapılı şeer eşeğinin, anırtılı kahkahası tüm İmareti inletti.

İmaret Camisinin altındaki Çift Yıldız Şekercisinden, Şekerci Fikri’nin küçük oğlu ‘meraklı’ Cahit şeker kazanını bırakarak önlüğüyle ne oluyor diye fırladı dükkandan. Hoşafçı’nın matbaasında, Kadir Börekçi’nin fırınında, Eldivan kahvesinde, İmaret Taksi durağında, imarette kim varsa deprem oluyor diye dışarıya seğirttiler. Anırması geçince, iri dişlerinin arasından kıs kıs gülerek…

-Seni kandırmışlar, yiğidim, aradığın güzelleri buralarda bulamazsın. Sen var git mağarana dön, tuzlu, tuzsuz samanını ye, devlet kadrosuna da fazla güvenme, gün gelir birde bakmışsın tekaüt’e ayırıverirler. Buralarda da fazla dolaşma, senin için iyi olmaz, diye nasihat etti.

Korktuğumu, çekindiğimi fazla belli etmemeye çalışarak;

-Allahaısmarladık pehlivan, diyerek, selamımı verdim, sıvıştım…

Ama içimden bunu saymıyorum yakında yine görüşeceğiz elbet ‘Şeer Eşeği’ diyerek, tuz mağarasına dönmek için “İbramı” aramaya başladım…

A benim kel oğlum, keleş oğlum.

A benim kel oğlum, keleş oğlum.

Lepiska saçlı, çipil gözlü, gebeş oğlum.

Sizin köyde muhtar dellal çıkarmış,“gebeş oğlan geliyor, aman diyeyim, aman, kapıları çift asma kilitle kilitleyin” diye.

Dellalı duyan köyün imamı yeldir yepelek koşmuş camiyi kilitlemiş, muhtar odayı, konu komşu tahtayı tarabayı, ahırı, ambarı kilitlemiş.

Dillala dillala, paralar verdim dellala, dellal gözün kör olsun beni verdin dillere...

Köyde, memlekette kapılar bir bir yüzüne kapanınca, fesbookta Angarayı memleket yapmışsın, köftehor.

Pöstekiyi Orman Bakanlığının önüne sermiş diye duyduk seni.

İşi gücü bırakınca iş takipçiliğine mi başladın? Hayırlı olsun.

Lan hani birileri seni indiriyordu, hani biletini kesmişlerdi.

Ormana girenden beş, çıkandan on bin alıyormuşsun?

Avans olarak beş bin lirayı indira gandi yapmışsın, çakaaal…

Bi zamanlar söz söyletmediğin Ak-man ağabeyinin bunlardan haberi var mı?

Ak-man ağabeyinin kulağına giderse, avans olarak aldığın beş bin kaymeyi iade edecek misin?

İşi bitirememişsin, adamlar parayı geri istiyor, haberin olsun.

Nerde kaldı lan, “doğmamış yetim hakkı”?

Bebeyken kuran kursunda diz dize oturduğun, nemalanamayınca, belden aşağıya vurduğun, bay başkanla da barışmışsın diye duyduk.

Makamın arka odasında çekler, .ükler el mi değiştirdi, seni gidi mektep kaçkını seniiii…

“Seni gidi karpuz kıran, hıyarı tarladan çalan, sonra da götürüp yutan, bak yakalarsam tık tık”

Gökten üç Karaköprü Hıyarı düşmüş…

Anladın seni onu, lepiska saçlı, çipil gözlü, gebeş oğlan.

Deveyi havudu ile götürürken;

Nerde kaldı lan, “doğmamış yetim" hakkı?

Merak edene: Burada yazılanlar tamamen hayal ürünüdür, hayal edilmiş olmaları gerçek olmadıkları manasına gelmez, sadece hayal edilebilir olduklarını gösterir

“Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!” dediler…

Bu yaşıma geldim önünden bile geçmemiştim. Uzağına yakınına uğramamıştım. Semtine bile yanaşmamıştım.  Sanki kara bir delik gibi beni içine çekeceğinden mi korkuyordum, nedir? İki ay önce korkunun ecele faydası yok dedim, vardım gittim dayandım kapısına, kapı bir değil iki değil.

Büğelek tutmuş gibi bende bir kıpırtı başladı, yerimde duramıyorum. Döne, döne gireceğim kapı aranıyordum ki, birden karşıma benim gibi şaşkınlara alışkın kapı görevlisi çıktı, buyur etti.

“Hacet kapısı bu yanda beyim senin gibi alışkın olmayanları bu kapıdan içeriye alıyoruz” dedi, kapıcı başı.
Şaşkınlığım ve korkum henüz geçmemişti. “Özür dilerim efendi ağa dedim. Ben hacet gidermek için gelmedim buraya” diyebildim usulca. İçimden de; “Görmediğin elekçisi senin nene gerek! Otur oturduğun yerde,  bu yaşına kadar görmedin, girmedin de ne oldu? Bundan sonra görsen, girsen ne olacak” dedim. Korkuyor muydum ne?

Oysa ölmeden önce yapmam gerekenleri sıralamıştım geçenlerde, ilk on’da burası da vardı. Halbuki yanından geçmekten korkuyordum, “içine beni de çeker” diye, kabusum olmuş rüyalarıma giriyordu.

Hani ak saçlı dedeler vardır ya rüyalara giren, son günlerde onlardan birisi de bana musallat oldu, Ak saçlı dedenin elinden düşürmediği, üzerinde birkaç deliği olan uzunca bir kamış vardı. Dede arada bir kamışı üflüyor, çubuktan çıkan sesin feryadı ile tam mest oluyordum ki, kamışı bırakarak, bir şeyler söylemeye başladı, kulağımı iyice açtım ve dinlemeye koyuldum.

Ak saçlı dede tirada başladı.

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler; 
Kimi …, kimi ….., kimi ……! Dediler.  (Dede fısıltıyla konuştuğu için buraları iyi duyamadım)
Künyeni almak için, partiye ettim telefon, 
“Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!” dediler…

Bunları da duyunca aldı mı beni bir merak, aldı mı bir merak sormayın gitsin. Korkuyu, kamışı unuttum, ucunda ölüm yoktu ya “anasını satayım” girecektim, “geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan büyük kapıdan”
Vara vardım Ankara’nın Dikmen’ine, Dikmen'den aldım bir arsa, arsada bir kaya, kayaya dayandım, yokuşun başında durdum, şapkamı yere vurdum, sağıma baktım, soluma baktım, işte oradaydı, tam karşımda geniş kanatlı hacet kapısı, seçimden seçime adam yerine konanların girdiği kapı.

Tam dalıp girecektim içeri, ‘dur bakalım efendi ağa’ dedi yiğitten biri. ‘Randevun var mı, randevun?’ dedi. ‘Randevun ne ola ki hemşerim, ben Çankırılıyım he mi de içinden, randevu yerine geçer mi?’ dedim. Bıyık altından güldü, kapıya kapı olan yiğit. ‘Ankara’nın Çankaya’sı mı?’ dedi. O an kan beynime sıçradı, beni bir ateş bastı ki, ağustosta Sarı Baba’nın sarı sıcağında, güneş altında, helva-ekmek gözleyen Sarı Baba bebelerine döndüm. Gözlerimi belerttim, kravatı gevşettim, tam bayramlık ağzımı açıyordum ki, karşıdan tanıdık bir sima peyda oldu. Gülen suratlı bir ağabey, melül mahzun bana bakıyordu. Peltek konuşması ve Isparta şivesi ile  ‘Hoş geldin İbraam Bey’ dedi. Ben biraz mahcup biraz hayretle, içimden ‘ben ne günah işledim, beni böyle sınamaya kalkıyorsun Allah’ım. Yumurtaya can veren rabbim, hikmetinden sual olmaz, vardır bir hikmeti.’ dedim      

 ‘Gel dedi’ gülen suratına aşina olduğum ağabey. ‘Bak ben mebus oldum. Sana Meclis-i Mebusan’ı gezdireyim’ dedi. Dokuz metrekarelik odasını gösterdi. Büyük ve de şaşalı makamlara alışkın olduğunu bildiğimden “buraya nasıl sığacak” diye hayıflandım. Halbuki o alışıktı, etrafındaki dalkavuklara, ihale takipçilerine, çaycılara, bacanaklara ve de sektirmezdi dereleri çatılı kiraz bahçelerinde, yıldızlı tepelerde piliçleri, tavukları. Bu daracık odasında zor günler bekliyordu onu. Sanki birazcık da yorgun, yaşlanmış gibiydi.

‘Acıktınız mı?’ dedi.

‘Sabahlayın sıkı cana kahvaltı ettiydim, daha acıkmadım’  dedim. Çok ısrar edince; ‘su baylı içeyim’ dedim. Oysa garnım gurulduyordu. Meclis-i Mebusan’ın aşevinin methini çok duymuştum. Burada yiyon içiyon para vermediğin gibi üstüne diş kirası bilem alıyormuşsun. “Ucuz etin yahnisi yavan olur derler”, ben buna “bedava yemeğin hazmı zor olur” diyeyim de siz anlayın gayri. Hem burada yemek sonunda hazım için Çankırı işi ekşili bamya da yokmuş. Buranın çalışanları daha Çankırı’nın adını bilmiyor ki ekşili bamyasını nerden bilsin.

Ahdettim, cehdettim, yemedim içmedim, gelmişken şu Meclis-i Mebusan’ın bir de helasını görsem nasıl olur, akıllara seza, dedim. Zaten beni ilk karşılayan kapı görevlisi de demişti; ‘burası hacet kapısı’ diye.

Gördüğüme inanamadım. Burada yiyen içenler, önce nasıl olsa bedava diye alguna döker gibi mideyi dolduruyorlar. Sonra, vay ki vay bu ne azamettir. Bu kadar yemeye içmeye, bu kadar kavi mideye böyle hela oluyormuş demek ki.

Aha şu gözlerimle gördüm. Yalanım varsa iki gözüm önüme baksın. Buranın helaları mebus odasından büyük, ortasında kocaman bir taş ve taşın ortasında benzetmek gibi olmasın böyük adam kafası büyüklüğünde bir delük. Bir an gözümün önünde İmaret’deki, Müflis Tepesi’ndeki belediye helaları geldi, onların da algun delikleri adam kafası kadardı, benzetmek gibi olmasın. 

Peltek dilli ağabeye önce onun anladığı dilde ‘bay bay’ çekecektim, sonra; ‘Allahaısmarladık, mebusluğunuz hayırlı olsun, inşallah bir daha görüşmeyiz’ dedim. İçimden de, ‘Allah muhannete muhtaç etmesin, yokluğunu da göstermesin’ diye geçirdim.

Dilime pelesenk oldu, tespih çeker gibi ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Şam’ın şekeri’ diye diye kendimi zor attım Dikmen Kapısından dışarıya.

Ankara’nın Dikmen’i mi?  Bir daha zor görürsün Meclis-i Mebusan’da sen beni.

Kıyısından bile geçmem.