5 Haziran 2016 Pazar

İftar Temşüt Arası ve Şimdi Çankırı da "Tırnaklı" Vakti.


Ramazan Pidesi
Ramazan ayının olmazsa olmazlarının başında, pide gelir. Ramazan ayı ile birlikte özdeşleşen pidenin, Çankırı’daki diğer bir adı “Tırnaklı”dır.
 
İftardan hemen önce, fırından yeni çıkmış, üzerinden dumanlar tüten, uğruna insanların saatlerce sıra beklediği ve sigara tiryakilerinin “oruç başına vurunca”  asabiyetten sık sık kavga ettiği “Tırnaklı"yı Çankırılı sıcak sever, soğuğuna bayat gözüyle bakarlardıŞimdilerde adına, Taş Fırın denen, o günlerin meşhur Kara Fırınlarında, pişen “Tırnaklı”nın üzerine sürülecek yumurtayı, susamı kişi kendisi getirirdi. Top patlamadan hemen önce, fırından henüz çıkmış, daha dumanı üzerindeki, evdeki kişi sayısı gözetilerek adeti belirlenen, gazete kağıdına sarılmış “Tırnaklı”yı koltuğunun altına aldığı gibi kulağı ezanda, hızlı adımlarla evinin yolunu tutardı.    

O geçmiş yılların Kara Fırınlarının en meşhurlarından birisi de, Avara (Mühlüz) Tepesindeki, Rahmetli Osman Dörtkaşlı’nın “Çiftçi gFırını”ydı. Artık ne Çiftçi Fırını kaldı nede, o eski ustalar ve o pideler yani “tırnaklılar” da yok artık.

Hatta çift sarılı yumurtasını, susamla karışık, çörek otunu özenle sardığı kese kağıdıyla ustanın önüne koyup sırasını bekleyen ve sıra beklerken sohbetine doyum olmayan, Çiftçi Fırınının devamlı müşterisi, rahmetli Mustafa Tarhanacı da yok. Tarhanacı, Ekmekçi Osman ile ahbaplığına güvenerek, “Tırnaklı”nın koltuk altında, yani ateşten uzak köşede pişmesini ister, bir de çift sarılı yumurtasının karışmamasını tembih üstüne tembih ederdi.

Geçmiş ramazanlardan birisinde, Çiftçi Fırınında pasa atarak kısa süreli de olsa, ekmekçi çıraklığı yapmışlığımız vardır. O nedenle de dağarcığımızda o günlerden kalma az çok anı var.
Dinlemek ister misiniz?

O günlerde, ramazan nedeniyle fırında işler yoğun olurdu. Ancak çalışacak eleman sıkıntısı çekilmezdi. Çünkü muhabbetin en koyusu, sohbetin ve tatlı tatlı takılmaları en alası orada olurdu.

Kürekçi (pişirici) Kembağlı İsmail Ağa, bir yandan ateşin karşısında terlerken, sıra tartışmalarından bunalınca ve oruç da başına iyice vurunca, kızar; “ekmeğinizi biz pişiriyoruz” (öğlen pişirdiği göveç ve tele dizilmiş “gömmelik” patlıcanları kastederek) “yemeğiniz biz yapıyoruz. Sizin hanımlar evde ne yapıyor?” diye, hiddetlenerek sorardı müşterilere. İsmail Ağa biraz sert mizaca sahip olduğu için ve de elinde kürek olduğundan kimse fazla ses çıkaramazdı.

“Tırnaklı” üzerine sürülecek yumurtalar karışırsa bazen, orucun da etkisi ile tartışma çıkardı. “Benim yumurtalar iriydi, çift sarılıydı” diyene, Ekmekçi Osman (Dörtkaşlı) Ağa; “Aha, senin pidenin üzerine işaret koydum, bak adını yazıyorum” diyerek, fırına sürülen hamurun ucuna küçük bir kağıt yapıştırarak tartışmayı sonlandırırdı.

Çiftçi Fırınında çıraklık yapanlar ise, şimdi TAI Genel Müdürü olan Muharrem Dörtkaşlı o yıllarda ODTÜ’de öğrenciydi, hesap, kitap işinden anlar diye fırının kasasında dururdu, para alma, para üstü verme işinden sorumluydu, Ne de olsa mühendislik okuyordu. 

O günlerde duyduğum bir anıya göre, pide alan yaşlı bir Çankırılı amca, Muharrem Dörtkaşlı’ya “Efendi ağa okulu bitirince ne olacaksın?” diye sormuş. ODTÜ Makine Mühendisliği son sınıfta okuyan Muharrem Dörtkaşlı da; “Mühendis olacağım abıca, acaba biraz daha okusam Ormancı olabilir miyim?” diye cevap verince, amcanın cevabı “De get lan işine!” olmuş.

Ortalığı temizleme, süpürme, fırından çıkan pideleri düzgünce istifleme işi Şahap Erbil'den soruluyordu.

Pişirici, yani kürekçi Kembağlı İsmail Ağaydı. Ramazan pidesinin diğer adının da “Tırnaklı” olmasında emek sarf eden, tırnakçılar ise her ikisi de rahmetli olan baba-oğul Osman ve Recep Dörtkaşlı idi.

Geçmiş o yıllardan başka yüzleri de hatırlıyor gibiyim, Kanal D eski haber spikerlerinden, şimdi Kanal B Haber Müdürü olan Metin Kayıhan’ın da Çiftçi Fırınının önünde; “Koş vatandaş koşşş, yeni çıktı fırından, dumanı üstünde, yetişen alıyooorrr. Gel vatandaş geeel sıcak tırnaklıya geeell” diye çığırtkanlık yaptığını hatırlarım. O günlerden belliydi, sesinin güzelliği. Ve ben bunu didiydim.

Sıcak pidesini gazete kağıdına saran, Büyük Cami'nin önündeki akşam pazarından veya eski halden, kırmızı turpunu yeşil soğanını, teresini aldıktan sonra, top patlamadan evinin yolunu tutardı. 

Ben ne mi yapıyordum? Yukarıda söyledim ya, ben pasa atardım, hamura tırnakları ile şekil verenlerin önüne, pasa atmayı kolay bellemeyin, ekmekçilikte, pidecilikte pasa atmak en önemli görevdir. Pasa atmak ustalık ister. Usulü adabı vardır. Her önüne gelen pasa atamaz.

Ah, ah nerede o eski ramazanlar ve Çankırı’nın üzerine çift sarılı yumurta sürülmüş, bolca susam ve çörek otu serpilmiş “Tırnaklıları”
Eski Çiftci Fırını Mühlüz Tepesi Çankırı (İ.Z. Arşivi)


Jet İmam ve Hafız Ahmet İlyas

Otuz ramazan, otuz ayrı cami ve mescit de teravih namazı kılmak, o günlerde Çankırılı gençler arasında gelenek haline gelmişti.

Son yıllarda televizyon haberlerine konu olan jet imamların piri, ustası sayılacak, yani kırk yıl öncesinden bizim Jet İmamımız vardı. Yeni Cami'deki teravih namazında gençler çoğunlukta olurdu. Ben, bizim Jet İmam'ın 14-15 dakikada teravihi bitirdiğini hatırlarım. Jet İmam'ın rekor denemesinin, 11-12 dakika olduğunu da duymuşluğum vardır.

Yeni Caminin "JET İMAMI" Hakkı Hoca
 
(Kenan Nergiz Arşivi)

Yine o yıllarda, Büyük Cami'de 30-35 dakikada kılınan teravih namazı, İmaret Camisinde ise hatimle kılınırdı ve en az bir buçuk saat sürerdi. İmaret Camisi'nin imamı ise İstanbul da Nuruosmaniye Camiinde büyük alimlerden, hocalardan ders  almış, Maruflu Hafız Ahmet İlyas idi.
Ahmet İlyas Hafızlık Davetiyesi. (Ümmühami İlyas Arşivi)
Henüz beş-altı yaşlarımda iken, İmaret Camiinde babamla kıldığım teravih namazını bugün gibi hatırlıyordum. Minberin hemen yanındaydık, her secdeye vardığımızda; “baba baba çok sıkıştım” diyordum. Babam ise; ”az kaldı oğlum sık dişini, az kaldı” diyordu. O yıllarda beş-altı yaşlarındaki erkek çocuklar paçası lastikli pantolon giyerdi. Ne günlerdi o günler.    

Çankırı’daki tüm bu hoşgörünün, kişilerin ramazan ayını iliklerine kadar hissetmesinin mimarı ise, o yılların müftüsü, Seyfullah Kotanoğlu idi. Müftü Kotanoğlu gönülden sohbetleri ile dinleyenleri bazen coşturur, bazen insanların gözlerini yaşartırdı. Müftü Kotanoğlu tam bir hak ve halk adamıydı. Namazla niyazla pek alakası olmayan kişiler tarafından da sevilir, sayılırdı. 
Müftü S.Kotanoğlu. (Eyüp Gönüllü Arşivi)


Günümüz müftülerine, imamlarına, hafızlarına, hocalarına ve dahi “Eski Çankırı Ramazanları” yazarlarına ve tüm Çankırılılara hayırlı ramazanlar dilerim.





Büyük cami direk ister
Söylemeğe yürek ister
Benim karnım toktur emma
Arkadaşım börek ister

Çankırı’nın Ulu Camisi
Yetmiş ikidir pençiresi
Hanım pençireden bakarken
Yandı pilâv tenciresi.

(Çankırı Tarih ve Halkıyatı’ndan)

...
Unutanlar  çekilsin izzet-i ikbal ile bâb-ı yarandan.
Çankırılıların hayırla andıklarından olsun kadim,
“Ebced Memed” hesabı ile düşürdü bu tarihi İbrahim hakim.
Allah onu kılsun her iki cihanda müstakim.






25 Mart 2016 Cuma

Bu Seferde Küpecük Kırılmış


Türkiye'nin turizm alanındaki en önemli buluşmalarından biri olan Travel Turkey İzmir Turizm Fuar ve Konferansı, bu yıl 8 Aralık 2011 tarihinde Uluslararası İzmir Fuar Alanında başladı.

Bu seneki fuarda altı yüzün üzerinde katılımcı ile dünyanın ve Türkiye’nin farklı bölgelerinden turizm profesyonelleri ağırlanacakmış.

Kambersiz düğün olur mu?

Türkiye’nin turizmde son yıllarda parlayan yıldızı (!) olan Çankırı’mız da bu fuarda yerini almış.

Serde Çangırılık var ya;100 m2 'yi aşkın bir alanda kurulan ve profesyonel bir firma tarafından tasarlanan Çankırı Standına koşa koşa gittik.

İlk izlenimimiz, hiçbir mesariften kaçınılmamış epeyce bir para dökülmüş, onu gördük.

Bu güne kadar Çankırı tanıtımı yapıyoruz diye yıllarca kızlarımızın çeyizini fuarlarda sergilemiştik.

Yarenim diye ortalıkta döneleyen,  köçekliğe özenen yaren oğlanları ile fuarlarda tanıtım yapmaya çalışmıştık.

Bu sefer bir değişiklik vardı.

Tam şeytanın bacağını kırdık çok şükür derken, birde ne görelim küpecük kırılmış.

Başımızdan aşağıya kaynar sular döküldü. İnandık Küpecüğü kırılmış.

Bir zamanlar il genel meclisi üyesine ihale edilen, üç odası makama ayrılmış yirmi dört odalı Yıldıztepe’yi millete turizm tesisi diye kakalarken bu işin olmayacağını ta en başından beri bilmeliydik.   

Tasarım iyiydi de, zihniyet maalesef yine aynıydı.

Biz bize benzeriz ya, memleketten tanıtımı yapacağız diye, kendi reklamımızı yapmayı, ekranda, fotoğrafta görünme pek severiz.  

Örneğin, Yıldıztepe’de kayak yapan sporcuları gösteren büyükçe panoda, elinde sigara olan bayanı görmeyiz. Sigara içen kayakçı bayanla nasıl turizm tanıtımı olur, ona da siz karar verin artık.

Küpecük kırılana kadar tasarım iyiydi, emme...

Gelsin Kuzka dan da paralar oh ne ala,

Anlayış mı? Hiç değişmemiş, koyduğumuz yerde duruyor.

Yanlışlarımızın hangi birisini sayayım?

Meşhur(!) Kızılcık ekşimizin hazırlanışını mı anlatayım?

Tuzumuzu, tozumuzu, kızımızı mı anlatayım? (Başka neyimiz var ki?)   

Küpecük peynirimi mi anlatayım?

Duydunuz mu?

İnandık küpecüğü kırılmış.

Yeni İlbay Paşa gelince çok umutlanmıştık ama Çankırı da rahatlarının ve düzenlerinin bozulmasını istemeyen birileri bu İlbay Paşayı da dolaba koymuş.

İyi niyetle uyaralım dedik, bir dayak yemediğimiz kaldı.

Efendi ağalar, bu kafayla, laf olsun diye ve de gönülsüz Çankırı tanıtımı olmaz. Sonunda çanak çömlek patlar, küpecük kırılıverir.

İlbay Paşam; İnandık Küpecüğü kırılmış, haberiniz olsun…

Böyle olsunda suna boylum böyle olsun aman
Bu akşamlık bu gecelik böyle olsun aman
.......
Usul usul yavaş yavaş
Tarlam tapanım örsüm çekicim hep senin olsun
Narilim Ebced'in hamamı
Narilim Boyalıca'nın imamı
.........
(Çankırı Yöresi Oturak Oyun Havası)

Merak edene: Aralık 2011 tarihli bir yazı, güncelliği devam ediyor düşüncesi ile tekrar paylaştım. Altta, İnandık Küpecüğün dibi solda, üst tarafı sağda.


Helvacı Güzelleri

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, tarihini bilmezler, kültürünü bilmezler ve her daim dalkavuklar Çankırılının beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:
-Tutun ha, vurun ha! diye bir gürültü kopmaz mı?
Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar..
İki kalktım, bir hopladım, yedi yüz kilometreyi bir çırpıda atladım.
Baktım; bir kuru kalabalık. Köçekler en başta
- Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.
- Taş Mescitte helva kavuruyorlarmış, helva yemeye gidiyoruz, dediler.
Neyse, tahta kaşuklar elimizde, uzun ip belimizde, ‘helvacı helva şeker lokumlu helva, keten tohumlu helva’ diye türkü çığırarak, açların arasına katıldım bende.
Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı..
Karıncaya bindin deveyi kucağıma aldım
Tozu dumana kattım vardım gittim, Bastaklı'nın hanına, "Bastaklı’nın hanında, heybem kaldı damında" O handan bir at aldım dorudur diye, o at anlıma tepti geri dur diye...
Büyük Caminin minaresini belime soktum borudur diye…
Taş Mescide attılar beni delüdür diye…
Çocukluğumuzda bize böyle masallar anlatan rahmetli babaannem, dedi ki; “bu onun eski huyudur”
Bereket inandılar şimdilik beni saldılar.
Var varanın, sür sürenin, baykuşu çoktur viranenin, selamsız, destursuz yaran kapısından girenin…

Helvacı Güzelleri
Günün birinde olmaz olmuş, Kengri kal’ası düşman tarafından kuşatılmış kaledekiler canlarını dişlerine takarak çala kılıç cenk ederlermiş, amma velakin düşman gayetten kavi imiş, kal’a komutanı Taş Mescitteki erenlere ulak çıkarmış.
‘Tiz yetişeniz gardaşlar, düşman bizi kırmakta hemi de bitirmecesine kırmakta, aman diyeyim yetişin, siz amanı bilür müsünüz’ demiş.
Taş Mescit’in Pir’i ve dahi dahi zahidleri cevap vermiş;
‘Biz şuanda helva kavuruyoruz, şimdi gelemeyüz, henüz helvanın miyanesi gelmedi, hele bir miyaneyi tutturalım, iki lokmada bir şey atuşdurduktan sonra gelürüz yardıma, siz merak buyurmayın’ demiş.
Kal’a komutanı ulağın getirdiği cevap ile uzaktan gelen helvanın buram buram kokusunu duyduğu anda;
‘Bre doymazlar, bre aymazlar, tiz vakitte kadit olursunuz inşallah’ diye beddua etmiş.
Taş Mescit’in erenleri ve dahi başlarındaki Pirleri, helva kavurdukları o anda kuruyup, kadit olmamışlar mı?
İşte ol vakitten beri Taş Mescit’in altında, helva kavurdukları tencere, tava ve kepçeleri yanı başlarında, sanduka içinde uzanıp yatar imiş bu kaditler.
O günden bu güne; “uzak çağların yakın kenti” bu memleket beddualıdır.
Toprağından çömlek de olmadığı gibi, küpecükte olmaz.
Küpecük olmayınca, elbette küpecük peyniri olmaz.
Küpecük peynirini yiyemeyince ne olur?
Protein, yağ, vitamin, mineral alamazsın, bunları alamayınca ne olur?
Kafadan başka her bir yer çalışır.
Seçilmişe, atanmışa dalkavukluk yaparsın, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarsın. 
Her gelen İlbay Paşaya şakşakçılık yaparsın.
Çankırılı'ya Çankırı propagandası yapmayı pek çok seversin.
Tarihini, kültürünü yozlaştırır, yaren odalarında soytarılık yaparsın.
(Televizyonlarda ve sosyal paylaşım sitelerinde köçeklik yapanları unutmadık)

Kıssadan hisse; Gönül al, dost al, yoluna yoldaş al, ama sakın beddua alma arkadaş ve her gün küpecük peyniri ye...

24 Şubat 2016 Çarşamba

Çarşamba pazarının mazide kalan o "çemen" kokusu…

Çarşamba pazarının mazide kalan o "çemen" kokusu…
1960’lı yıllarda, benim çocukluğumda, Çankırı’da Çarşamba pazarı Büyük Camii çevresine kurulurdu, Tahtaköprü’den, İmaret’e kadar, tezgahlar iki geçeli sıralanırdı.
“Pamuklandı mıydı kavaklar, Dümelli Kirazı gelirdi ardından”
Daha sonra, sonbahara doğru, Büyük Camii üstünden, Tahtaköprü’ye kadar, Kızılırmak kavunları, turşuluk kelekler, yeşil, iri yuvarlak taneli Çavuş üzümleri, ekmek ayvası, sarı “Kalaycık” ayvası tezgahlara dizilir, müşterisini beklerdi.
Büyük Cami karşısındaki Cumhuriyet Eczanesi (şimdiki Adnan Tolon’un berber dükkanın üstü) ve Hancı İsmail’in hanı civarında, Karaköprü ve Festikan bahçelerinden gelen, şiirlere bile konu olmuş, Çankırı’nın, “yaldızlı mor patlıcanları”, o günlerde organik miydi, değil miydi diye hiç kafa yormadığımız, her biri kaldırım taşı gibi domatesler ve Dızlar Değirmeninin savağından artan buz gibi su ile haftada iki kere suvarılan, incecik, çıtır çıtır, yemyeşil tatlı sivri biberler ve meşhur “Karaköprü hıyarı” meraklısına hazırdı.
İmaret Camii ve civarında ise, yakın köylerden gelen, üzerinde su damlacıkları hala parlayan tuzsuz tereyağları, torba yoğurtları, kalaylı bakır “Debni” veya “Bakraç” içinde Manda (Kömüş) yoğurtları, kamış sepetler içinde halis köy yumurtaları ve yine meşhurlardan “küpecük peyniri” imarette, güzellerin yolunda” arz ı endam ederdi.
Çarşambadan çarşambaya her hafta sanki bir festival, sanki bir bayram vardı Çankırı’da, tezgahların önünden geçit merasimine katılmış çocuklar gibi ciddiyetle geçer, tam tören bitti derken bir yerlerden bizi çeken bir koku belirir, bu koku o derece yoğundur ki, istemeden o tarafa yönelirsiniz. Eğer çok küçükseniz, elinden tuttuğunuz büyüğünüzü o yöne doğru sürüklersiniz, yok kendi başınaysanız, zaten çoktan oradasınızdır.
Peki, neyin peşindesinizdir?
Nedir o koku?
Çankırılı olup da çemeni bilmeyen var mıdır, acep?
Çemenci Hacer Teyzeyi hatırlayanınız var mı?
Kaç kuşak Hacer Teyzenin yaptığı çemenle büyüdük?
Çocukluğumuzda kahvaltıda, kuşluk vaktinde, öğle, ikindi, akşam ve gece sofralarımızın baş tacıydı, bir dilim ekmek üzerine sürülmüş çemen.
Gece yarılarına kadar devam eden, Tatlıçay gezmelerinde acıkınca, evi yakın olanlardan biri, bi koşu gidip ekmek arası çemen hazırlar, arkadaşlarına ziyafet çekerdi.
Evimiz Kastamonu Caddesi üzerinde olduğu için, çoğu gece çemen ekmek ziyafetini genelde ben verirdim. Fikret Tatlıcı şahittir, ona çok ziyafet çekmişliğim vardır.
Kokmazdı..!
O ilk gençlik günlerinde, ramazandan önce annemle pazarlık ederdim; “Temşütte yağlı ekmek yapmazsan oruç tutmam” derdim. Malum yağlı ekmek tok tutar.
Hem Çarşambadan önce bitmemesi için, (malum o gün pazar, ancak o gün çemen alınabiliyor,) hem de ertesi gün susatmaması için yağlı ekmeğe Hacer Teyzenin çemeninden çok az sürmeye çalışırdım. Yanında kızılcık ekşisi ile on beş, on altı tane çemenli yağlı ekmek yediğimi bilirim.
Kokmazdı..!
Otuz ramazan, yağlı ekmek, çemen ve küpecük peyniri olduktan sonra, bayram çabucak gelirdi.
O günlerde gençler teravih namazı için Jet İmamın camisini tercih ederlerdi, cemaatin çoğunlu, iftar temşüt arası muhakkak çemenli bir şeyler yemiş olurdu.
Kokmazdı..!
O günlerde klozet yoktu, İmaret de ve Mühlis Tepesinde algun deliği kocaman olan umumi helalar vardı.
Kokmazdık..!
Bir zaman geldi, baktık ki tuvalette, vücudumuzda çemen kokmaya başladı. İthal, pahalı parfümler bile kâr etmedi.
Bu cennet taamının ne zaman kokmaya başladığını hatırlayanınız var mı?
Ne zaman kokmaya başladı?
Hangi kültür darbesi sebep oldu?
12 Eylül mü?
Klozetin icadı mı?
Marketlerde satılmaya başlaması mı?
Hacer Teyzenin Çemeni ile büyümüş bizlerin, bu çemeni bilmeyenlerle yaptığımız evliliklerin sonrasında mı?
Çankırılı olamayan eşimin, bol ceviz, biber salçası ile halis zeytinyağını karıştırarak yaptığı ve adına çemen dediği şeyin, Hacer
Teyzenin Çemenine benzememesiyle mi?
Ne zaman kokmaya başladı?
Biz ne zaman Çemenci Hacer Teyzeyi ve değerlerimizi unuttuk, o gün kokmaya başladı.
Şimdi artık çemenler kokuyor, biz kadir kıymet bilmez insanları kokutuyor….

12 Şubat 2016 Cuma

"Alooo, Yaran Kebap Evi mi?"

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, birileri Çankırılının beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

- Tutun ha, vurun ha!.. diye bir gürültü kopmaz mı?

- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, uyuyan devi uyandırırlar.

İki kalktım, bir hopladım. İzmir, Çankırı arası 700 km’ yi bir çırpıda atladım.

Baktım; bir kuru kalabalık.

- Nereye gidiyorsunuz böyle, dedim.


-Çankırı’ya, Alo Akçaabat köfte evi açılmış, yemek çeşitleri son günlerde moda olan açılıma uygun mu uygun. Açılan açılana, saçılan saçılana, aşçı başı da yaman mı yaman.

-Yemek listesinde neler var, dedim.

-Başlangıç olarak Akçaabat Köftesi, ara sıcak Bursa İskender Kebabı, tatlı olarak da, Aydın Yemişi var, daha sayalım mı, dediler.

-Çankırı Yaran Kebabına ne oldu, dedim.

-Maalesef o artık çok meşhur oldu, televizyonlara, revü kızları ile şovlara çıktığından beri onun adı değişti; hani “o şimdi asker” derler ya, onun gibi o şimdi, “Köçek Kebabı”!

-Yeni aş evinde bize dayatılan bu tadına alışamadığımız yemekleri yemeye mecbur muyuz? Hem benim ağzım yabancı yiyeceğe, içeceğe alışkın değildir. Cennet taamı da olsa yiyemem, dedim.

-Çankırılının üstüne, Sarıbaba’nın ölü toprağı serildiğinden seslerini çıkaramazlar, hem İlbay Paşa dalkavuklarının ağzı Vali Kebabına alışkın, bu güne kadar hapur hupur yediler, bundan sonra da yerler, sen canını sıkma, dışarılıklı Çankırılı olarak sen de alış, dediler.

-Aldım sazı;
“Bu bir rıza lokmasıdır, Yiyemezsin demedim mi?” dedim…

-Israrlar karşısında; “Madem öyle, su içeyim baylı” bu mecburiyet lokantasında başka neler varmış, dedim.

- Neler yok ki, dediler!”

Listenin baş tacı Vali Kebabı imiş, başlangıç olarak sunulan İlbay Paşa sosu ile marine edilmiş Akçaabat Köftesini yemeyeni önce sıygaya, daha da akıllanmazsa kulaklarını çekerlermiş! Ziya Paşa ne demiş? “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir.” Akıllı olmalıymışım…

Ara sıcak olarak ise halis muhlis tereyağlı Bursa İskender Kebabı varmış. “Yok, ben Bursa İskender’ini sevmem” diyene eziyet olsun diye; Çangırı şivesi ile “Bursalı mısın kadifeli gelin, Tatlı Çaydan mı geçtin” türküsünü çığırtırlarmış. O da yetmezse, burulmuş koç yumurtası esas vaziyetinde, İstiklal marşının tamamını söyletirlermiş.

Aşevinin camekanında bir tatlı varmış ki, (bir hışımla geldi geçti peh peh peh), kıskanan, sulanan ağızlara layık (laik değil) bu tatlı üzerine Handırı Cevizi serpilmiş, Aydın Yemişiymiş. Bu ballı, kaymaklı Aydın Yemişi, Şekerci Fikri’nin İmaretteki dükkanında imal ettiği latilokum ile birlikte servis edilirmiş.

Çorbanın yemeğin başında mı, sonunda mı içileceği bu memlekette hala tartışıladursun, listede öyle bir çorba varmış ki; Göze fer, kana kuvvet batna cila, topuğa derman, zihne küşayiş veriyormuş, say ki Çankırı’nın Toyga Aşıymış mübarek!

Bu arada;
Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, 700 km öteden, hariçten gazeller okuyarak ve de yalın ayak başıkabak koşarak, vardım çıktım erik ağacına, onda yedim Yeniceköy Çördüğünü, al gözüm İbrahim dedim, seyreyle Çankırı çorbacısının hali pür melalini.

Lahavle çekip yola devam ettim ;

Pireye vurdum palanı yedi yerinden çektim kolanı.

Tozu dumana gattım vardım gittim, Bastaklı’nın Hanına, (yarenler aldı sazı; “Bastaklı’nın hanında heybem kaldı damında” deyü türkü çığırır) o handan aldım bir at dorudur diye, o at anlıma debdi geri dur diye...

Böyük Caminin minaresini belime soktum borudur diye…
Taş Mescid'e attılar beni delidür diye…

O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; Bu da mı yalan?

Çocukluğumuzda bize böyle masallar anlatan rahmetli babaannem, dedi ki; bu onun eski huyudur…

Bereket inandılar şimdilik beni saldılar.

Neyse uzatmayalım masala başlayalım.


Çevir kazı yanmasın aman İlbay Paşam duymasın.
(devamı var mı?)

Merak edene:
T.C. Anayasası  
VII. Düşünce ve kanaat hürriyeti
MADDE 25.  Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.
Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

VIII. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti
MADDE 26.  Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir


26 Ocak 2016 Salı

Çarşamba Havaalanında bir Çankırılı...


Evliya Çelebi gibi dilim dönmediği için şefaat dilerken, seyahat dilemiş olacağım ki geçen sene epeyce gezdim.

Malum son yıllarda uçak biletleri şehirler arası otobüs bileti fiyatına yakın, o nedenle de genellikle hava yolunu tercih ettim.

Sadece Çankırı’ya giderken sıkıntı çekiyorum. Esenboğa’da in, karşı yoldan Ülker’in tarafına geçmek için “Duvara vurdum kazmayı Amman Alim…/” oynayan yaren ağalar gibi “protokol yolunu” hoplaya zıplaya aşmaya çalış, Ülker Fabrikasının önünde, köşede lambanın altında bekle, gelen geçen arabaya otostop çek.

Çankırı Otobüsleri artık “ördek” almıyormuş, duymuş muydunuz?

Eskiden öylemi idi? Kırk kişilik otobüste seksen kişi ile giderdik.

Hiç unutmam bir keresinde arka kapının eşiğindeyim, muavinle de usuldan, yavaştan iyicene ahbap olduk. Ahbaplıktan cesaret umarak su isteme gafletinde bulundum. “Ne o ağabey yağlımı yidin” dedi. O gün bu gündür kimseden su istemedim.

Bu arada, milletvekili adaylarımızın dikkatine, kim seçim vaadinde Çankırı’ya havaalanı yaptıracağım derse oyum ona olacak, haberleri olsun, şimdiden.

Son zamanlardaki bu uçak seyahatlerimde bende başka bir hastalık başladı. Uçak isimlerine merak saldım.

Geçtiğimiz yıllarda www.cansaati.org da görmüştüm. Havaalanında çalışan bir hemşerimiz “Çankırı Uçağı” ile fotoğraf çektirmişti.

İşte o gün ahdetmiştim; o uçağı bulacaktım ve o hemşerimiz gibi bende, ucunda Çankırı yazan uçakla fotoğraf çektirecektim. O gün bu gün ne zaman bir uçak görsem burnunun ucundaki yazıyı, ismini görmek için kafamı uzatırım.

Merak bu ya! Uçağa binmeden önce hava alanı penceresinden, ya da binerken körüğün ucundan uçağın ucuna, burnuna bakmaya çalışırım. Bu merak yüzünden, bir keresinde az daha kafam körüğe sıkışıyordu, bereket imdadıma hostes ile host yetiştiydi.

Geçtiğimiz kurban bayramında ilk defa hanım köylü olmak zorunda kaldım. (Çankırılı'ya yakışmaz) İzmir'den Samsun Çarşamba havaalanına uçakla, oradan da Ordu’ya karayolu ile seyahat edecektik.

Samsun Çarşamba havaalanına sağ salim indik, çok şükür. Sağımızda solumuzda uçaklar dizi diziydi. İşte o an ben bünelek tutmuş gibi gıyır gıyır gıyırdamaya başladım. 

Pencere kenarında ki kızıma seslendim.
“Ilgaz, şu uçağın burnunun ucuna bakar mısın, adı neymiş?” dedim.

Ilgaz, “göremiyorum babacığım” dedi.

Bir türlü kurtulamamıştım “Çankırılılıktan.” Ucuz olsun diye yine tekerlek üstüne bilet almıştım. Uçağın kanadı önümüzü kapatıyordu, dışarıyı tam göremiyorduk. 

Elimde iki çanta, arkamda sonradan olma (ama içinden) iki Çankırılı ile oflaya puflaya indim uçaktan. Bu sefer körük yoktu, merdivenden direk aprona inmiştik, önce indiğimiz uçağın ucuna doğru baktım, ”tüh yine denk gelmedi” diye geçirdim içimden. Merakımı bir türlü yenemiyordum. Biraz daha ilerleyince, indiğimiz uçağın burnundan yandaki uçağın ucuna doğru baktım. 

Birde ne göreyim!

Aman Allah’ım ! İşte yıllardır aradığımı bulmuştum...

Elimdeki çantaları meydana küt! diye bırakıp seyirtmeye başladım. Bir yandan da Ilgaz’a bağırıyordum.

“Ilgazzz.... Ilgazzz... çabuk fotoğraf makinesini çıkar” diye.

Benim bu koşuşturmamı gören havaalanı güvenliği de benim peşime düşmemişler mi? Buldumcuk olduğumdan ben farkında değildim.

Hastalığımı bilen eşim:

"Bırakın, bırakın zararsızdır. Yıllardır arıyordu; aradığını buldu, gayesi fotoğraf çektirmek, terörist felan değil, uçağa zarar ziyan vermez” demiş. Bereket inanmışlar, ardımdan koşturmayı bırakmışlar.

İşte o an muradıma ermiştim, dünyalar benim olmuştu, ahdetmiştim, cehdetmiştim ve sonunda emelime nail olmuştum.

Ucunda Çankırı yazan uçağın altında bol bol poz verdim, Ilgaz’'a;

Ilgaz fotoğracılığın mektebinde okuyordu, çeksindi artık, Çankırı Uçağı ile babasının mutluluk hatırasını.

Tekerini okşadım, kuyruğuna elledim, merdiveninde oturdum, kokpitine doğru sıçradım.

Ve o anda, o arife akşamı, Çarşamba Havaalanında, burnunun ucunda gümüş hızma gibi duran, “Çankırı” yazısı ile;

O ve ben bahtiyardık...

Ve ben hiç bu kadar bahtiyar olmamıştım. 

Hayal değil bu..!

İşte bahtiyarlığım fotoğrafı...