26 Ağustos 2015 Çarşamba

"Eğri şehir"

Kadın ortadan biraz uzun boyluydu. Beli inceydi. Hatta hayalimde kaldığı kadarı ile kopacak kadar incecikti. Bazen siyah bazen kapkara ışıklar saçan gözleri vardı. Yakına baktığında bile sanki uzaklara, çok uzaklara bakar gibiydi.

Bir iki kere tesadüfen karşılaşmıştım. O karşılaşmalarda gözlerine bakamadığımı, belki de göz göze gelmekten korktuğumu anımsarım. Çocuktum ama korkum çocukça bir korku değildi. Nedeni belirsiz ifadesi mümkün olmayan bir korkuydu işte.

Ellerinin küçük, parmaklarının ise ince ve uzun olduğu aklıma takılmıştı, nedense? O ince parmaklarında görünen yaşlılara özgü benler ve buruşukluklar sanki yaşını ele verir gibiydi. Çoğu erkeğin görmeyi arzuladığı lacivert parıltılı saçlarını özellikle sokakta siyah çarşaf giyerek gizlerdi. Giyinişi, oturuşu, söyleyişi, kısaca edası ve tavrı müstesna bir kadın olduğunu gösteriyordu. Adı gibi müstesna, “Ay Parçası” anlamına gelen bir ismi vardı: Mehpare!

Kadın, her yıl üç aylar başladığında, o güne kadar yaşadığı mekanı terk eder, inzivaya çekilir, şehrin küçük otellerinden birisine yerleşirdi. İbadet, dua ve türbe ziyaretleri ile geçirirdi bu günlerini. Türbelerin, yatırların boya badanasını yaptırır, temizliğine, çuha örtü, halı, kilim gibi eksikliklerinin giderilmesine maddi katkılarda bulunurken ruhunun da bu şekilde arındığına inanıyor olsa gerekti.

Şehre çıktığında tanınmamak için gözleri kadar siyah bir çarşafla örterdi tüm bedenini. Belki de bu gizem nedeniyle adı efsaneleşmişti.  Gideceği yere ulaşmak için karanlık ve gölgeli sokakları tercih ederdi. Hayalet gibi geçerdi şehrin eğri, karanlık dar sokaklarından.

Yine o günlerin birinde, Yıldız Otelinin kapısından süzülerek girerken, çınar altındaki
dükkanında, berber tıraş ettiği müşterisine; “Yine geldi …..” dediğini duydu. Her zamanki gibi
sessizce girdi otele, odasına çıkmadan elindekileri müdüriyete bırakarak, bu sefer hışımla çıktı Yıldız Otelinden, çınarın altındaki berberde bulunanların şaşkınlığı geçmeden, aniden içeri daldı. Tezgahın üzerindeki uzun sivri uçlu makası kaptığı gibi, berber'in kaba etine iki üç hamle yaptı. Berber ne olduğunu anlayamamış, kabasında ince bir sızı ve ılıklık hissetmişti. Makasla kendi baldırına ince bir çizik atan kadın, girdiği gibi çıktı berber dükkanından, çarşafını savurarak yirmi metre ilerideki karakoldan içeriye daldı.

Kadın şikayetçiydi berber'den. Bir taraftan “makasla bana saldırdı” derken, diğer yandan da mermerimsi uzun bacağındaki kanayan ve de çok önemli olmayan yara izini gösteriyordu polislere.

Karakoldaki polisler anlamışlardı işin aslını ama hiç renk vermediler. Berber'i çağırdılar.

-Hanım senden şikayetçi ne diyorsun? Senin bir diyeceğin var mı? diye sordu polis Kürt Talat!

Berber  odada bulunanların hiç birinin yüzüne bakmadan, başı önde öylece duruyordu. Adeta süt dökmüş kedi gibiydi.

Görmüş, geçirmiş polis Kürt Talat yarı azarlarcasına berber'e dönerek:

-Bir daha sizi burada görmeyeyim, dedi.

Kadın önde, berber arkada karakoldan çıktılar. Berber sol taraftaki dükkanına yöneldi, içeri girdi, başı önde usulca kapıyı örttü. Kadının siyah ışıklar saçan gözleri ise etrafı tarıyordu, hırsını alamamıştı, adeta bir kısrak gibi burnundan soluyordu. Çekik kara gözleri ve lacivert saçlarının bulunduğu kafasının içinden o anda geçenler onu da korkutuyordu.

Otel odasından içeriye daldı, tek kişilik demir karyola üzerine zor attı kendisini. Ağlamamak için, beyaz dişleri ile etli kırmızı dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu.

İşte o an yemin etti;

Evlerinin gölgeleri eğri, dar sokakları eğri ve insanlarının dilleri eğrimi eğri, bu şehrin erkeklerinden intikamını alacaktı…
(devam edecek) 

Sarımsaklı Et'in hikayesi...

Çankırı’nın geleneksel mutfağını yaşattığını iddia eden “şeflere” duyurulur.  Ne göveciniz  gövece benziyor, ne de sarımsaklı etiniz sarımsaklı ete, haberiniz olsun.

Ben Cihan Lokantası'na yetiştim, Sarımsaklı Et’in en lezzetlisini, daha çiğnemeden ağızda eriyenini, aşçı Memed Usta ile ortağı Korgunlu Arif Usta yapardı.

Cihan Lokantası şimdiki Dr. Kemal Parıltı sokakta, Manifaturacılar Sokağındaki Sabri Özkan’ın ve karşı köşesindeki Gerçekler’in tuhafiye mağazalarına çıkmadan önce, eski Halk Bankasını geçince, Zeki Kurban'ın Özen Taksi Yazıhanesinin çaprazında, eski adıyla Tayyare sokağının üst başında, sağdaydı.

Burada bir parantez açayım. Hiç unutmam, Güneş İlkokulu üçüncü sınıftaydım, “Tayyare” kelimesinin yazılışı hakkında, sınıfta ikilik çıktı. Tayyare iki ‘y’ ile mi, yoksa tek ‘y’ ile mi yazılır diye, hatta münazara konusuna dönüştü tayyarenin yazılışı. Ama ben biliyordum eski belediye binasının duvarında çift ‘y’ ile “Tayyare Sokak” yazardı. Öğretmenimiz de meşhur “Deli Baki” (Baki Durlanık) parmak kaldırmamdan pek ikna olmadı, bana; “Git bak da gel lan İbrahim tayyare nasıl yazılmış” dedi.

Seğirterek bi çırpıda gittim geldim. Soluk soluğa, “iki ‘y’ ile yazmışlar örtmenim, gözlerimle gördüm” dedim. Deli Bakı “Aferin lan İbrahim” dedi. Deli Baki’dan aferin almayı kolay bellemeyin, Deli Baki’dan aferin aldıysan, kırmızı kurdelayı yakana taktın ve dahi sınıfı geçtin say.   

Neyse biz esas konumuza dönelim.  Meğer bu sarımsaklı etin ilk ustası Aşçı Hasan Ustaymış.

Hikayesini bu gün seksen yaşında olan Hasan Usta’nın kızı Aşçıların Zela’dan (Zeliha Çetin) dinledim. Ta Alaman harbi zamanında, (Alaman harbini bildin mi efendi ağa?) Müflis (Avara) Tepesinden aşağıya doğru inerken, Anadolu Oteline gelmeden solda, Ekmekçi Sefer ile Ekmekçi İsmail Topkaya’nın fırınlarının arasındaymış Aşçı Hasan Usta’nın dükkanı. Aşçıların Zela o yıllarda on üç-on dört yaşlarında babasına yardım edermiş.
ibrahimzencirci-sarimsaklietinhikayesi-sozcu-resim-011.jpg
Hasan Usta, bizzat kasaptan kendi aldığı koyun etini (sığırdan sarımsaklı et olmazmış “türedi” efendi ağa haberin olsun) önce hafifçe pembeleşinceye kadar bi güzel kavururmuş. Hasan Usta kavurduğu ete, tamamen soyulmamış sarımsak ve bi o kadarda arpacık soğanı ilave ederek, Karaköprü Bahçelerinin yerli domatesinden kendi yaptığı salça ile tatlandırarak, meşe kömürü üzerinde ağır ağır pişirirmiş.

Aşçıların Zela'dan duyduğuma göre; Hasan Usta’nın yaptığı sarımsaklı et cıldır cıldır sulu olmazmış..
Suyuna ekmek banarak şamandıra yapmak için suyundan az biraz daha isteyene; “canın su istiyorsa, Ebçet'in hamamının önündeki çeşmeye git” dermiş Hasan Usta.

Hasan Usta’nın iki kalfası varmış o yıllarda, Şükrü Çetin ile Mehmet Ertürk. Daha sonra bu iki kalfa ustalarından aldıkları icazetle ortak olarak kendi lokantalarını açmışlar.

İşte Alaman Harbine yetişmemiş bizim kuşağın sonradan duyduğu Cihan Lokantasının hikayesi böyle başlamış.

Aşçı Memed Usta ile Aşçı Şükrü Usta’nın ortaklığından sonra benim bildiğim, hatırladığım Memed Usta ile Korgunlu Arif Usta’nın ortaklığı başlar. 1970’li yılların sonlarına kadar bu ortaklık devam edegelmiştir. Memed Usta’nın oğlu Tuncay ile Korgunlu Arif Ustanın oğullarının da Cihan Lokantası'nda garsonluk, çıraklık yaptıklarını bilirim.

Cihan Lokantası'nda sadece öğle servisi vardı, hatırlayabildiğim kadarıyla elli-altmış metre karelik bir dükkandı,  masaları mermer, sandalyeleri ahşaptı. Öğleden sonra saat üç olmadan tüm yemekler biterdi. Sarımsaklı et ise çok daha önceden tükenmiş olurdu. Öğle vakti Cihan Lokantası'nın kapısında kuyrukta  bekleşenleri bilirim, masada yer bulamayanlar, ayakta su dolabının üstün de yerdi yemeğini.

Ben unutmuştum, Yılmaz Börekçi hatırlattı. Öğleden sonra saat üç olduğunda, tüm tencereler boşalır, Cihan Lokantası'nı çalışanlar da terk ederdi. Ustalardan biri gitmeden önce sabah gelenlerin ayıklaması için mermer masanın üzerini, ertesi günün pilavı için tepeleme pirinçle doldurur ve pirinçin üzerinde ise ve ne hikmetse bir yumurta konurdu.   

Sarımsaklı etin tarihini ve dahi tarifini bilmeyen, "şefleri" sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?

Fotoğraf: Aşçı Hasan'ın kalfası, damadı Aşçı Şükrü ve ailesi (Soldan sağa) Aşçı Şükrü (Çetin) Aşçıların Zela (Zeliha Çetin), Ahmet Çetin, Hatice Çetin Özçağlar

Elekçi açılımı!

14 Mart 2010 Pazar günü, İstanbul’da yapılan “Roman Açılımına” Sayın Başbakanımızın davetlisi olarak, Çankırı Elekçileri Platformu Başkanı olarak katıldım. En ön sırada, kameraların beni görebileceği bir yerde sabahın erken saatlerinde yerimi aldım.

“Elekçilik Bir Meslektir. İlbay Paşalık Meslek Değildir”“Elek, kalbur, gözer. Yaşasın Elekçiler” yazılı pankartımı salonun en görünen yerine astım.

Başbakanımız, Abdi İpekçi Spor Salonunda yapılan “Roman Buluşması”ndaki konuşmasına,

“Sevgili Roman kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, can yoldaşlarım, hepinizi gönülden muhabbetle selamlıyorum. Türkiye'nin dört bir yanından Eskişehir'den, Kırklareli'den, Tekirdağ'dan, Edirne'den, Düzce'den, İzmir'den, Sakarya'dan, Kocaeli'den, Bursa'dan, Adana'dan, Çankırı'dan, Kilis'ten, Ankara'dan, diğer tüm illerimizden, İstanbul'umuzun değişik semtlerinden hoş geldiniz, sefalar getirdiniz” dedikten sonra, “Elekçi kardeşlerimi ayrıca selamlıyorum” diyerek, biz Çankırılılara olan muhabbetlerini özenle vurgulayarak başladı.

İlleri sayarken sıra Çankırı’ya geldiğinde Sayın Başbakanla göz göze geldik. Benim gözlerimden iki damla yaş süzüldü. Bu güne kadar gelen başbakanlar, bakanlar ve hatta valiler “biz elekçilere” hep buçuk muamelesi yapmıştı. İlk defa bir başbakan bizi adam yerine koyuyordu. Bundan sonra, Çankırı’da görev yapan bürokratlar bize “buçuk” muamelesi yapamayacaklar. Yaptığımız eleştirileri dikkate alacaklar, hazmedemedikleri eleştirilerden, yazılanlardan sonra, soyumuzu, sopumuzu, aslımızı, faslımız araştırmaya, soruşturmaya kalkamayacaklardı.

Halbuki onlar bilmiyordu, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” idi.

Açılım sonunda Sayın Başbakanla baş başa yaptığımız özel görüşmede, öncelikle ilimizin sorunlarını maddeler halinde dile getirerek ve yazılı olarak kendilerine takdim ettik.

Sayın Başbakana elden ilettiğimiz dilekçemizde değindiğimiz bazı konular şunlardı.

Çankırı’ya tayin olan bürokratların, havasından mıdır, suyundan mıdır nedendir bilinmez; Yaran kültüründen gelen kuru nezaketlerinden dolayı seslerini fazla çıkaramayan biz elekçilerin başına, padişah, kral kesildiklerini, hort-zort ettiklerini, iş yapmayıp yapıyormuş gibi göründüklerini, Çankırılıya Çankırı propagandası yaptıklarını, söyledik.

Başbakanımızın, fakir-fukaraya, garip-gurebaya dağıtılmak üzere gönderdikleri kömüre sahip çıkamadıklarını, çaldırdıklarını söyledik. Sayın Başbakan bunu duyunca çok sinirlendi, burnundan soluyordu, yanındakilere talimat vererek bu konunun takip edilmesini ve en kısa zamanda, tez elden gereğinin yapılmasını emretti.

Çankırı’da eğitimin olmadığını, okullarda eğitim dışında her türlü kirliliğin olduğunu, turizm, sanayi ve tarımda hep geri kaldığımızı, yollarımızın, köylerimizin içler acısı halini genel manada ilettik.

Başbakanımızın, Çankırı’ya tayin ettikleri bazı bürokratların, bu eksiklikleri, yoklukları gidermek, çalışmak yerine, zevk-ü sefada, davetten davete, “caba gövecinin” başından hiç ayrılmadıklarını, gündüzleri “okey” oynayarak, akşamları bahçede besledikleri “oynak güvercinleri” yemleyerek, Yıldız Tepe’de, Ilgaz'da ski (kayak) kayarak, “ciğerci kedileri” ile dedikodu yaparak vakitlerini geçirdiklerini ve de biz "elekçilerin" umudunun her yeni kararname ile tazelendiğini ilettik.

Son olarak, açılıma katılanlara verilen 100 TL yol harcırahının (yolluğun), diğer illerden gelenlere valiliklerince ödendiğini, biz Çankırılı "elekçilere" bu harcırahın vilayet tarafından ödenmediğini, konunun araştırılmasını arz ettik.

Sayın Başbakanımız, biz Çankırılı "elekçilerin" sorunları ile bizzat ilgileneceklerini, bürokratlara da gereken uyarıyı yapacaklarını, “Bu ülkede hiç kimsenin, hiç kimseye buçuk muamelesi yapamayacağını” ve son olarak da, “Nush ile uslanmayana ederiz tekdir” diyerek, tüm "elekçilere" selamlarını iletmemizi istediler.

Sayın Başbakanımıza biz "elekçilerin" sorunlarıyla yakından ilgilendikleri için çok teşekkür ediyoruz.

Başbakanımızın başlattığı “elekçi açılımının” önümüzdeki günlerde, Çankırı bürokrasisindeki yansımalarını da merakla bekliyoruz.

Çankırı Elekçileri Platformu Başkanı
İbrahim Zencirci
 

Daroool... Daroool... (!)

Kurşanadan çıktım yola, selam verdim sağa sola.

Damlamca deresinden atladım.

Yolu Mimar Sinan Mahallesinden Elekçi Bayırına düşürdüm.

Elekçi Bayırından aşağı, sıktı belimin kuşağı…

Tuzu, tozu, gızı ve de yaran oğlanı ile menşur memleketin birinde, belik beşik, neneler, ebeler, seferberlik görmüş aksakallı gazi dedeler, bayırın başında meydanda toplanmış, karşılarında bir kürsü, kürsüde bir hatip, hançeresini ve bir yerlerini yırtarcasına bağır, bağır bağırıyor.

“Gıymatlı Çankırılılar…”

“Uzak çağların yakın kentinde”  görmeyen, duymayan, söylemeyen hemşerilerim.

Ebelerden, dedelerden ve bebelerden ve dahi kılıç artıklarından yoğun alkış sesleri ile birlikte

“Daroool” nidaları.

Daroool, Daroool, Daroool  (ve sürekli alkışlar)

Hatip coştukça coşuyor, yırtındıkça, yırtınıyor….

“Harmanı bol, sapı uzun, tanesi kıt hemşerilerim…”

İnledikçe Elekçi Bayırı “Daroool” diye.

Kürsüdeki hatip anlıyor, “Varoool” diye.

Verdikçe coşkuyu bizim mahalleliler, coştukça, coşuyor:

"Daroool, Daroool, Daroool"  (ve sürekli alkışlar)

Oysa bilmiyor ki;

“Zengini hayırsız evlat, memuru süslü avrat, siyasetçiyi kuru inat batırırmış”.

Kulağınızı açın da iyi dinleyin hemşerilerim.

Sen de inadı bırak da akıllı ol vekilim.

Zenginsen, hayırsız evladını gönder ocağa, olsun önce “yaren oğlanı” daha sonra başağa.

Memursan, süslü avradını göstermelik gönder, huzurevi ziyaretine, olsun “först leydi”

Siyasetçiysen, bırak kuru inadı da, “Darol” neymiş iyice bir öğren, olma Elekçi Meydanında “şebelek”

Bu yazılanlar “Elekçi İbrahim”den, hemşerilerine, siyasetçilere olsun hatıra.

Daroool, Daroool, Daroool nidaları yükselirken Çankırı semalarında.

Bir taş attım gitti deydi kilisenin çanına….

Bir kelimenin peşinde on beş yıl koştum, nihayet buldum Elekçi Bayırında…
  
Merak edene not: Bizim Yukarı Mahalle jargonunda “Darol” kelimesinin tam karşılığı “Ossuruk” demektir. Bilgilerinize... Saygılar bizden... (Elekçi İbrahim)

Bizi koyup koyup gitme ne olur...

Duyduk ki bizi bırakıp vekil oluyormuşsun, etme,

İslam’ın şartı beştir, altıncısı ise haddini bilmektir.

Haddini bilmiyorsan bildirirler, etme.

Kendini bal yapmaz arılarla bir tutma

Sen meclisin ceylan derili koltuklarında ne arıyorsun, yabancı

O koltuklar, başağa minderi gibi yumuşak değil.

Ey Handırı’nın kiraz bahçelerinde sek sek oynayan.

Ey Çavundur’un sıcak bulaklarında abıhayat bulan.

Ey Yıldıztepe’nin doruklarında çiçek sulayan, bilge kişi

Sen bizden yüz çevirirsen, o tepedeki yıldız kapkara olur kederinden

Sen CeHaPe’nin “İklim”lerine alışkın değilsin üşütürsün.

Sana aguşunu açmış bekliyor Çangırılılar.

Duyduk ki bizi koyup koyup gidiyormuşsun, etme.

Çaldırmasın bacanağın başkalarına kamu malını,

Bayındırlık çalışanları yolunuzu beklemekte,

Çalınanlara alıştık, başkalarına meylediyormuşsun, etme

Gel başımızın tacı ol, Çankırı’dan aday ol.

Bizi koyup koyup gitme, etme.

Bak yaptırdı ardından halefin, lojmana güvercin kümesini

Dijital cazgır da emrine amade, titreyerek huzura kabulünü bekler

Biz biri bulamazken, duyduk ki üçüncüyü alıp muradına ermişsin..

Harama bulaşan gözün bizimkilerden başka güzeller görmesin.

Ey makamı yıldızlı tepelerde olan ulu kişi

Sen varlığınla abat ettin bizi, senden sonra kurudu vali çeşmesi


Yaran ocağını söndürmeye kastediyormuşsun, etme

Gelin bohçasını onlar değil miydi ta Sparta'ya getiren?

Ey Ay yüzlü, koyma Şems'in karanlığında bizi,

Yaren oğlanlarını anadan öksüz, babadan yetim koma

Bizi koyup, koyup gitme ne olur, etme…
......
Ağla ey yaren oğlanı ağla, söz söyleyecek an değil.
Un eleyip döneleyerek ne meşk ediyorsun etme.

“İçinden Posta Treni geçen Valilik binası”

Tepelerin arasına sıkışmış şehrin ortasında, birbirine kavuşmak isteyen ama bir türlü kavuşamayan, incecik iki yılan gibi kıvrılarak süzülen çay ve demiryolu, şehrin üst başındaki bahçelerde yan yana gelmeye çalışsalar da, istasyonda ayrılmak zorunda kalıyorlardı.

Gecelerden bir gece, posta katarı bu ayrılığa bir son verdi. Yönünü şehre doğru döndü, İstasyon Caddesinde ağır ağır ilerlemeye başladı, asfalt üzerinde raylarda gidiyormuşcasına rahat, sakin ve kararlıydı.

Soluna istasyonun asırlık çamlığını aldı, çayın üzerindeki İstasyon Köprüsünü geçerken mahfelin (askeri gazinonun) nöbetçisini selamladı. Benim de ilkokulum olan, Güneş İlkokulu'nu soluna aldı, gece yarısı olduğu için çocukların cıvıltısını duyamadı. İstasyon Caddesi'nde gezinen vatandaşlara ve valilik çalışanlarına duyurmak için düdüğünü üç kere çaldı:

Çuf Çuf Çuf

Park sokağının başında, Park Oteli'nin önünde durdu, önce ileriye anıta doğru, sanki birilerini şikâyet eder gibi baktı, sonra sağına döndü, yeşillikler içerisinde, “Kelemliği” Cızcız İhsan’ın Park Lokantasını gördü. İstasyon büfesine, lokantanın eksiklerini almaya gelen tanıdık çocuğu arıyor gibiydi.

Valiliğin yan kapısına yöneldi, zira protokol kapısı vatandaşa olduğu gibi, posta trenine de kapalıydı. Eli ayağı tutuyordu, ancak özürlü merdivenini kullanarak girdi vilayet binasından içeriye, güvenlik her zamanki yerinde, camekânın ardında gelip, geçene ilgisiz, gözünü bilgisayar ekranından ayırmıyordu.

Posta çuvalından kalınca bir zarf çıkardı, zarfın sol üst köşesinde, kırmızı büyük harflerle, “Kişiye Özel” yazıyordu. İlbay Paşa'ya özel, taahhütlü bir dilekçeydi bu, gelen evrak memuru zarfı teslim aldı, evrak kayıt defterine işlemeden, ucu sivri, fildişi zarf açacağı ile yırtmadan özenle açtı, kişiye özel gelen evrakı, içerisine göz ucuyla bakar bakmaz anladı; bu onun uzmanlık alanıydı, geçmiş yıllarda da defalarca açmıştı bu zarfları.

İlbay Paşaya gereğini yapması için gönderilen, yolsuzluğu, hırsızlığı şikâyet eden mektupları okumayı huy edinmişti. Dilekçeyi daha rahat okuyabilmek için Valiliğin ortasındaki bahçeye çıktı, sigarasını yaktı, valiliğin ortasındaki bu bahçe, sigara tiryakisi memurların mekânıydı, kimi zaman yerler izmaritten geçilmezdi.

Peh Peh Peh!

Çaydan bir yudum, sigaradan da bir nefes çekti, dilekçede yine “deveyi havudu ile yutan” malum kişinin ismi vardı. Köpeksiz köyde değneksiz gezmeye ve devlet malı, yetim malı demeden çalmaya çırpmaya alışmış, payitahta yakın “zübükzade” efendi ağa, bu güne kadar gelen evrak memurunun bu hizmetini hiç karşılıksız bırakmamıştı. Bu sefer de aynısı oldu. Posta Katarı ile düdük çala, çala, peh, peh, peh diyerek gelen istida, sanki kuş olup uçuvermişti vilayet binasından. Arayan soran olmadı.

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” ilkesini şiar edinmiş “zübükzade” efendi ağanın bir kaç marifetinden sadece biriydi bu.

Tüh Tüh Tüh!

Vilayet binasının içinden Posta Treni düdüğünü öttürerek, "çuf çuf" diyerek gelmiş, geçmiş, sağır sultanlar duymuş, İlbay Paşa duymamıştı.

Ve burada anlatılanlar, olaylar, yerler ve de kişiler tamamen hayal ürünüydü, masaldı.

Meselciden, masallar dinlediniz.

Çevir kazı yanmasın, aman İlbay Paşam uyanmasın.

Gökten üç elma yerine, üç “Kara Köprü Hıyarı” düşmüş, biri “zübükzade” efendi ağaya, diğeri onu arkalayanlara, sonuncusunda her zamanki malum kişiye,

Merak edene:
Deveyi havuduyla yutmak:
Eline geçen ve hakkı olmayan şeyleri kendi menfaati için kullanmak, hiç çekinmeden büyük suistimal yapmak. Herkesin gözü önünde büyük hırsızlık yapmak

"İHALECİ"



“İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan, ama biz biliriz ki, bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir...
Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir.

Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir...”

İşte o memleketlerden birinde, başına vurulup lokması ağzından alınan, kaderine razı, devletine milletine saygılı, tenceresinde tarhana aşı ile bulgur aşı eksik olmayan ve de üzerlerine Sarıbaba’nın sarı toprağı serpilmiş dert üstü murat üstü insanlar yaşarmış. 

Bu mutlu, mesut insanların başlarında son yıllarda öyle bir dert varmış ki, Mevla’m düşmanlara bile böyle dert vermeye. 

Sessiz, mutlu, mesut ve garip insanlara musallat olan, Dede Korkut masallarındaki, Tepegöz gibi tarlayı tapanı süpüren, ekini ocağı kurutan, deveyi havudu ile götüren, tüyü bitmedik yetimin hakkını yiyen, ‘yangabuzlar’ varmış. Bazı ‘yangabuzlara’ bu memlekette ‘ihaleci’ dendiği de olurmuş.

Yangabuzlar her dönem iktidara ve şehirdeki devlet ricaline yakın dururlarmış, yakın dururlarmış ki parsayı daha iyi toplayabilsinler, kamu ihalelerini kapabilsinler. Bu işi yaparken de harammış helalmiş hiç düşünmezlermiş. 

Her hükümet değiştiğinde, fırıldak gibi anında bunlar da değişirmiş ama bu “ihalecilerin” değişmeyen ortak noktaları da varmış; Bunların en başında, iktidar partisine üye olmak ve hatta genel, yerel yönetime girmek, yani suyun başında bulunmak en temel şartmış. 

Yangabuz ihalecilerin diğer benzer özelliklerine gelince; 

İlk ihalenin hak edişini aldıklarında bellerinin arkasına, namlusu kuyruk sokumlarına doğru uzanan bir Kırıkkale tabanca edinmek olurmuş. Çünkü korkak ve ürkek olurlarmış, delikli demirden medet, cesaret umarlarmış. 

İkinci ihalede önce hanımının saçını sarıya boyatır. Aynı anda doğan görünümlü şahini kayınçosuna satarak, altına Amerikan malı müstamel bir jeep çekermiş.

Deveyi havudu ile götürmeye iyice alıştıklarında, Ankara'daki ikinci hanıma ev açarlarmış. Çünkü yedikleri yetim malı, devlet malı küplerden, küpecüklerden taşarmış. Nerelere harcayacaklarını bilemezlermiş. Birinci eş fazla sesini çıkarmasın diye üstüne ev altına araba yaparlarmış. Aslen Çankırılı olan, Ankaralı türkücü de bunu türkü yapar, yetmiş iki vilayetde çığırırmış:  

“ah tatarım tatarım
sen çalış ben yatarım
altına araba üstüne ev
sana koç gibi bakarım” .../…

İhaleci her devirde, hükümet edenlerin meşrebine göre; 

Bazen hafifmeşrep olup gizli saklı Fidanlıkta, Hıdırlık kaşında kendini önce tekel birasına vururmuş, zamanla ihaleleri kapıp palazlandıkça, içtiği arpa suyundan joni wolker viskiye doğru yükselirmiş (yüksel ki yerin bu yer değil ihaleci). Hakedişi hazırlayan bayındırlıkçı ‘güççük’ memur da sitem edermiş, “coni wolkırı hep müdürnen içiyon, ecükte bizi de gör” diye. Bunun adına da “al gülüm ver gülüm, hani benim mor sümbülüm” derlermiş.     

Çoğu zamanda kalender meşrep olur, hoca efendisinin dizinin dibinden ayrılmaz, taharetsiz, abdestsiz namaza dururmuş. Dinden, imandan, kitaptan dem vururmuş. Her halükârda dini imanı para olmuş. 

İhaleciler, memleketin seçilmişi ile atanmışı ile canciğer kuzu sarması olurlarmış ki daha iyi ‘icraat’ yapabilsinler. O şehrin gelecek yıllarına da ipotek koyabilsinler.

Atanmışlarla seçilmişler vatandaşı hor görür, ihaleciyi baş tacı eder, bir dediğini iki etmezlermiş, eksiltilecekse eksiltir, artırılacaksa artırır ve de şak diye basarlarmış imzayı. Kimseye de hesap vermezlermiş, "memleketin hayrına yaptık, yetim hakkı gözettik" diye de yalan söylerlermiş. 

Görenler bunu da gördük "çok şükür" derlermiş…  

Bu masalın sonunun geldiği gibi bu harmanın da bir gün sonu gelir (mi?) İhalecilerin, hempalarının ve onları arkalayanların yedikleri yetim hakkı öte dünyaya kalır (mı?) 

Gökten üç elma yerine, üç Germece kavunu düşmüş (üçü de kelek çıkmış), biri ihalecilerin başına, ikincisi bundan sonra iyiyi ve kötüyü sorgulayabilmeleri ve uyanmaları için memleketini seven hemşerilerimin başına… 

Üçüncüsü mü?

O malum kişiye…

Son tahlilde;

Bu masalın, mala, davara faydası olur mu?